<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=30242405&amp;blogName=N%C3%A2m%C3%BCsait+Apokaliptik+Yayla&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fyamook-s.blogspot.com%2F&amp;blogLocale=tr_TR&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fyamook-s.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div>

Yazar (yamookprincess) Hakkında

"havaalanlarında, süpermarketlerde unutulan/kaybolan küçük, "hiperaktif", "siberaktif" bir çocuğum ben"

Başucu Siteleri

nâmüsait apokaliptik yaylaya yayılmış kısa saçlı (y)ampirik heidi:

"şair burada heidi kızımızın bir gününden bahsetmektedir. bu heidi kızımız o gün içkiyi fazla kaçırmış olmasından sebep yolunu şaşırmış ve kendini bi' anda namüsait apokaliptik yayla'da bulmuştur. "madem küresel ısınma var neden yaylada uzun bir yürüyüşe çıkmayayım ki" der ve o yürüyüşün sonunda çimenlerin üzerine boylu boyunca uzanır. ve olaylar gelişir..."

Dedi-Kodu

"bik bik bik de vik vik, bıdı bıdı, gubi vigu cigu. bik dik vik nik. nigu bigu cigu. lak lak da lak lak. vıdı vıdı vıdı vıdı... bis bis bis. tık tık? zahmetsiz vıdı vıdı. digi dıgı bıgı"

son on zırva

zamanın ötesindeki yazıları

Ben bunu nasıl yaptım?! Çarşamba, Temmuz 01, 2009 |

Haftada bir kestim tırnaklarını. Törpüledim sonra, etine batmasın diye. Gözünü kapadım, uyu artık diye. Gördüğün kâbuslardan sonra kalbin küt küt atarak uyandın, ben senden daha çok korktum.

Korkularımla yüzleşme korkusuyla, defalarca, her gece hiç bıkmadan, usanmadan odanın kapısında durup göğsünün inip kalkışını kontrol ettim, kalbimin atışının seni uyandırmasından korkarak.

***

Aylar boyunca adımla seslemedin bana hiç... Bağırdığında sakinleşesin diye ellerinden tutup oturdum yanına, duvara baktım hiç konuşmadan. Tık diye ses gelse uyandım, tavşan uykularına yattım.

Haftada bir kestim tırnaklarını. Dokundum ellerine... Tuttum sıkı sıkı. Yolunu bulamadığında ben gösterdim yönünü küçücük evimizde.

Haftada bir kestim tırnaklarını ama hiç çekmedim fotoğrafını ellerinin.

Elinden tutarak sofraya oturttum seni ama çekmedim ellerini.

***

Mavi benekleri olan güzel gri gözlerini inceledim uzun uzun, öğle güneşi vurmuş yüzüne bakıp; ama hiç çekmedim gözlerinin fotoğrafını.

Biçimli çenene, gür kaşlarına, düzgün burnuna baktım... Yıllar öncesine.

Başparmaklarınla sertçe vurduğun daktilonun tuşlarının sesi ile uykuya daldım senelerce ve o sesle uyandım tüm okul günlerime.

Ellerinle hazırladığın kahvaltılarla çıktım yola her sabah. Karşıdan karşıya geçerken olur da kaçıveririm elinden diye, sıkı sıkı kavradığın ellerimle dokundum sana.

Yılların etkisi ile kenarları aşınmış mermer merdivenlerden düşerim diye her seferinde seninle çıktım o uzun yola el ele.

Tramvay geçerken yine o ellerinle diğer tarafına aldın beni.

ve ben, hiç çekmedim senin ellerinin fotoğrafını.

Hiç.

Ben bunu nasıl yaptım?!!

***

Çayını kaç şekerli içtiğini bile bilmediğim bir sürü insanın fotoğrafını çektim. Salatayı nasıl sevdiğini bilmediğim bir sürü insanın...

Haşlanmış yumurtamı nasıl yemekten hoşlandığımı bilmeyen bir sürü insanın çektim fotoğrafını... ve hayatında hiç daktiloda yazı yazmamış insanların.

Senin ellerinin fotoğrafını çekmedim hiç.

Hiç!

***

Yumurtayı hiçbir zaman kayısı kıvamında yapamayacak insanların, kızı için bir kez bile yumurta haşlamayacak ve hayatı boyunca hiç kızı olmayacak insanların fotoğrafını çektim; ama senin ellerinin, o uzun, ince, biçimli parmaklarının fotoğrafını çekmedim.

Hayatı boyunca kızı ile asla otostop yapmayacak insanların fotoğrafını çektim. Hayatı boyunca kızının yanına hiçbir zaman müziği duyup dans ederek gelmeyecek erkeklerin ve hayatı boyunca hiçbir zaman daktilo sesi ile güne uyanmayacak kadınların…

Ben bunu nasıl yaptım Baba?!

EfesOneLove'da biri ile tanıştım Pazar, Haziran 28, 2009 |


DSC07972, originally uploaded by elkeschmitter.

Adı: James
Soyadı: Stelfox
Lakabı: Stel
Olayı: Pek şeker
Görevi: Bas gitarist
Çaldığı grup: Starsailor

En son ne zaman gördün?
21 Haziran 2009'da

En son nerede gördün?
Santralistanbul, Eyüp, İstanbul/Türkiye

İlk gördüğünde ne yaptın?
Çantamda fotoğraf makinemi aramaya başladım ve makineyi bulunca birkaç fotoğrafını çekip bir sigara yaktım.

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Aklını seveyim! Salı, Haziran 16, 2009 |

Neymiş efendim, içi sıkılıyormuş, neymiş efendim böyle göğsüne göğsüne bir sıkıntı çöküyormuş. Evrenin işi gücü yok da sadece gelip seni boğacak...

Sen hayata ne veriyorsun ki ne almayı bekliyorsun. Kollarını açmış seni bekleyen beyaz atlı prensler, dolgun bir maaş vermek için kapına dizilen patronları ancak hayalinde görürsün.

Kırıp kıçını oturur ve kalkmazsan yerinden, ne arzuladığın hayata ne de ağzına sakız ettiğin ve aslında ne olduğunu bile tam anlamı ile bilmediğin huzura kavuşabilirsin.

Huysuz, sinirli, memnuniyetsiz olup, bir de üzerine üstlük şükretmeyen adamın ne zaman hayatta başarıya ulaştığını gördün?

Kalk, silkelen, kendine gel. Azıcık efendi, azıcık hoşgörülü, azıcık da bağışlayıcı olsan neler olacak bir bilsen...

Şişşth, sözüm sana. Bakma etrafına, aranma bunlar kime söyleniyor diye. Evet sen!

Kendine adil olduğun kadar çevrene de o derece adil olabilsen, sıyırmasan kendini, çuvaldızı kendine de batıracak kadar cesur olsan bunlar gelmeyecek başına.

Bir sen mi akıllısın yani? Peh! Aklını seveyim senin...

Tık tık tık |

Sakin, sessiz bir yaz akşamında blogun kapısını araladım ve içeri girdim. Oh! Bir ferahlık, bir rahatlık anlatamam.

İnsanın kendi evi gibisi yok. Buranın tadı bir başka.

Nâmüsait Apokaliptik Yayla'daki son piknik Salı, Mart 10, 2009 |

Blogu bırakıp bırakmama arasında kararsızım. Daha doğrusu yayından tümüyle kaldırıp kaldırmama arasında kaldım.

Durması bir işe yarıyor mu? Aslına bakarsanız uzun zamandır hiç yazı yazılmamış bir blogda kar-zarar mantığı aramanın hiç alemi yok. Duruyor işte. Kalıp gitmesinin ne bana ne bir başkasına artı-eksi etkisi yok.

Düzenli, tertipli insanlar farklı bloglara farklı içerikler ekler, ilgisiz içeriklerin aynı yerde karmaşa içinde kaybolmasındansa başka siteler üzerinde değerlenmesini sağlar.

Eğer kategorilere bölünebilecek fonksiyonel bir tasarım seçmiş olsaydım vaktinde belki bu mümkün olurdu; yani tek bir yerde her telden çalmak. Ancak her zamanki gibi geleceği hesap etmeden hareket ettim.

Tasarım değiştirilemez, evrilemez mi? Yapılır. Takla bile attırılır ancak öncesinde girdiğim yazılara bakıyorum da, buradan ne köy olur, ne de kasaba.

Şu dağınık halleri bile sonradan oluşturulmuş düzenden daha efendi duracaktır, eminim.

Hem onca yıldır öğrenemedim mi, gerektiğinde yırtıp-silip atmasını?

Bu nedenle daha özgür yazacağımı düşündüğüm bir başka bloga geçiyorum.

Belki orada her şeye yeni başlamış olmanın hevesi ile yazma disiplini de kazanırım, kim bilir...

Nâmüsait Apokaliptik Yayla'nın içeriği ile, yazma kafası ile, şu an görmediğiniz silinen bazı yazıları ile, adı ile, anlamı ile içimdeki değerinde eksilme yok.

Sadece şimdiki kafamla, vaktinde içinde özgürce koştuğum, taklalar attığım, küfürler ettiğim, teşekkürler aldığım yaylanın tadını kaçırmak istemediğimden bırakıyorum.

Elbette bundan sonraki hiçbir yerde buradaki kadar içten, fütursuz; buradaki kadar "ben" olmayacağım. Söz, yayladaki yaylada kalacak.

Eğer hala bir okuyucusu varsa buranın, tut-çek'i bozana kadar tıklayabilir; site sahibinden sonsuz izin!

Hoşçakalın.

Etiketler:

güvenliğimiz emin patilere emanet Çarşamba, Ağustos 20, 2008 |

normalde pek böyle şipşaklar üzerine konu girmem ama geçen pazar bunu görünce dayanamadım çektim. daha doğrusu zaten sıcak dayanılmayacak bir hal aldığından bu durum ile ilgili ne olursa olsun bir şeyler söylemek gerekiyordu.

gördüğünüz gibi k9'larla korunduğu bahsedilen bölge (cevahir alışveriş merkezi) emin patilere emanet. tamam, o esnada k9 köpeğimizin yerinde yeller esiyor olabilir fakat köpecik işini önemsiyor hâlâ. amca oğlunu nöbetçi bırakmış yerine işte, daha ne istiyorsunuz? ayrıca bir toplumun başlıca görevi her ferdini hayata kazandırmaktır. bu açıdan o k9'u da, cevahir alışveriş merkezini de sosyal anlamda sorumluluklarını yerine getirdikleri için alkışa boğmak istiyorum. (:

Etiketler: , , , , ,

i'm no superman Pazar, Temmuz 27, 2008 |




model:
bâlâ atabek, superman
fotoğraf:
marsha franco


son dönemlerimin pek harika geçtiği söylenemez. malum sıkıntılar işte, herkesin başından geçen. ama sanırım dönen dünya kafamı iyice bulandırmış olsa gerek, sınırlarımı zorluyorum.

artık ne halt oluyorsa o olan yaşamı takip etmem ise olanaksız hale geldi. bir anlamda yeni nesli kıskanıyorum sanırım. doğdukları dünya zaten hali hazırda böyle olduğu için buna uyum sağlamak onların için çok da zor olmuyor. üstelik bunun normal olduğunu bile düşünüyorlar. fakat benim ve benden önceki neslin pek hoşuna gittiğini zannetmiyorum bazı şeylerin.


seksenlerin sonunda doksanların başında çocuk olmak yani doğulan dönem bile insanlar arasında bir övgü nedeni haline geldiyse başımız ilerde çok ağrıyacak sanırım. üstelik bu bahsi geçen dönem '68 neslinin yaşadıkları dönemin o ihtişamlı fikirlerinin yanından bile geçemeyecek kadar kuru, cansız.

evet, artık çevremiz bir sürü oyuncak ile dolu ve evet, web en büyük oyuncağımız. hem artık web2.0 ile oyunlarımız çok daha neşeli. reklam dünyası ise kendini şaşırmış durumda. çocukluğumuza mı döneceğiz, yaşlılığımızla mı övüneceğiz belli değil.

bir tarafta kırışıklıklarımızdan utanmamamızı söyleyen, çizgileriniz sizin diyenler, bir tarafta ise görünüm önemlidir, yaşlı cildinizden kurtulun, çizgileriniz belirgin ölçüde azalsın diyenler. ve diğer tarafta, yani izleyici koltuğunda bir sürü şey alıp bir sürü şey olacağını zanneden biz zavallılar.


satın aldıklarımızla kendimizi bir yerlere koyacağımızı düşünüyoruz. şartlarımızı zorluyor ve elde etmeye çalışıyoruz.

bu noktada yıllar önce sumru hocanın (sumru dinçel) zorla okuttuğu, erich fromm'a ait "sahip olmak ya da olmak" (To Have or To Be?) adlı kitabını daha iyi anlamaya başlıyorum sanırım. ya da artık büyümüyor, bildiğin yaşlanıyorum... (:

bu yüzden üzgünüm, bırakın bir başkasını, sadece kendimi kurtarmaya bile yetmiyor gücüm...

hayır, süpermen değilim!

herkes kadar yırtma peşinde, herkes kadar keyfine düşkün, herkes kadar çalışkan ve herkes kadar tembelim işte ben de.

hayatım boyunca kimsenden farkım olmadığını söyledim durdum insanlara ve insanlar "bu nasıl olur?" diye sorup duruken kendimizi gözümüzde çok büyüttüğümüzü ve önemsediğimizi; eğer biraz daha aşağıdan bakarsak aslında herşeyin normal seyri içinde gerçekleştiğini ifade ettim. sanırım eğer biraz olsun farklıysam insanlardan bunun nedeni farklı olmadığımı biliyor olmam.


yine de: hayır, süpermen değilim!

bu yüzden şu an içinde bulunduğum ve artık katlanılmaz hale gelen sürecin en kısa zamanda sonlanmasını diliyorum.


ve son kez: hayır, süpermen değilim!
anca kendimi kurtarmaya yetecek kadar mermim kaldı.

Etiketler: , , ,

bâlâ Cumartesi, Temmuz 26, 2008 |

bâlâ... hani yıllar yıllar önce oğlum için büyük umutlar besliyorum dediğim ve kesinlikle beni haksız çıkarmayacağını düşündüğüm...

eğer bi' aksilik çıkmazsa minik, küçük yaşantımızın yeni misafiri olacak... üstelik bu misafir yanında woopie diye dünyalar tatlısı bir şey de getirecek. tabi bundan henüz sevgili ana kraliçenin haberi yok. ki, şahsi kanaatim şimdilik haberi olmamasından yana. zira zaten woopie eve ilk patisini atar atmaz onu görmeden önce verebileceği tepkileri bir anda silip süpürecektir.

bu açıdan her ne kadar gidişine üzülsem de -ki sadece 5 aylığına olacak bi gidiş- marsha'nın gidişi sayesinde yeni ve pek sevimli bir ev arkadaşım olacak... üstelik çin yemekleri yapmasını da biliyor ve harika yıldızlı buz kapları var... (yıldız şeklindeki buz kaplarını çantasına koymadan gelirse korkarım kendisini eve alamayacağım. bir tür boykot efendim. buradan duysun sesimi...)


model:
bâlâ atabek
fotoğraf:
marsha franco

Etiketler: , , ,

iki çift ayak Cuma, Temmuz 04, 2008 |

diyecek nasıl sözün yok
nasıl kaldın
nasıl durdun öyle
nasıl çaresiz

gidecek gibiydin
gitmedi ayakların
bitecek gibiydi
dinmedi yağmur

zannettik daha iyisi var
zannettik daha güzeli…
izi kaldı kaldırımda
uzun uzun bastık aynı yere

yokladık toprağı
kuru, cansızdı

iki çift ayak
başka yönlerde
bağcıkları açık

her an düşmeye hazır
yüzleri birbirine hiç dönmedi

Etiketler: ,

kalmak/gitmek Çarşamba, Nisan 16, 2008 |

gitmek:

özlenecek her şey gittiğinde,

özlenecek hiçbir şey olmadığında,
özlenenler hep oradaysa gidersin.
ne alacağın, ne de vereceğin...
bir kaç özel eşya ve bir miktar sırdır yanındaki.
gerisi burada kalsın.

kalmak ise:

savaşmaktır.

gitmekten daha zor olduğu için daha az şey yazılır hakkında.
daha az bahsi geçer. gidemeyenin hapsi diye bilinir.
kalan kalakaldığından kaldı zannedilir.
kalan aklı kaldığı için gidemedi zannedilir.
oysa giden kalamadığından,
kalacak yer gösterilmediğinden gider.
gitmek istediğinden değil.

ilk el: kalmak, gitmek/@don isidro parodi

tanışmak |

tanımak değildir tanışmak. kimi zaman onlarca kez tanışır ama tanımazsın.
kimi zaman tanıdığını zannedersin ama aslında her yeni günde başka bir yanı ile tanışırsın ve bir gün aslında onu hiç tanımamış olmayı dilersin. ,


tanımak değildir tanışmak. bir "tanıştığıma memnun oldum" kadar basit değildir.
memnun olmak için tanımak, tanımak için zaman, o zaman için de sabır gerekir.

bu yüzden tanımak değildir tanışmak.

"merhaba, ben ucu bucağı olmayan güvensizliklerine ket vurmak için çabalayan, bunu beceremeyip kendine yenilen donna" demez donna, don ile tanışırken. don da söylemez sevdiklerini bile binlerce kez yaralayabildiğini.
önce tanışırlar, sonra oklarını doğrulturlar birbirlerinin göğüslerine

ve tanırlar birbirlerini.

kim daha iyi yaralanırsa o daha iyi tanır ayakta kalanı.


ilk el: tanismak/@don isidro parodi

Etiketler:

yazma üzerine (2) Çarşamba, Şubat 27, 2008 |

bir önceki yazma üzerine yazdığım yazımda bahsettiğim üzere tükenmek ana temalı bi depresyona ha girdim, ha giriyorum zannederken ani bir manevra ile tekrar yazmaya döndüm.

yazma üzerine ve hatta yazamama üzerine yazarken daha derin bir iç sıkıntısı içine giriyordum ki kelimeler tiksindi benden bu dönemde.

bilakis susmak lazımmış bu dönemde. secret hadisesi değil asla. kendine söyledikçe daha fazla giriyorsun meselenin içine ve söyledikçe kabulleniyorsun. bu yüzden tekrar etmemek ve hatta anımsatmamak lazımmış.

bir şey söylendikçe daha gerçek oluyormuş beyinde.

bu açıdan rutin hayatına devam edip hiç yokmuş gibi hareket etmek en güzeliymiş.
şimdi hiç öyle bir dönem yaşamamış gibi devam ediyorum.

bitleniyor... rahatlıyorum.

bu yüzden sadece beyninizi değil, parmaklarınızı çalıştırın. çok düşününce çok eliyor, çok vazgeçiyorsunuz.

bir süre özgür bırakın. elenecek miktarda mal olsun elinizde. sonra silmesi bedava

Etiketler: , ,

Bit dolu bi' dünya kafa |

kafa bin bit hızında.
bit dolu bi dünya kafa...
akşam oldu.
hepsi bilgisayar başında.
yeni bitler koşturuyor holde.
bulaşık makinesinde köpüklü bitler.
çamaşır makinesinde dönen bitler...

bin bitin bininin de birbirine biti değmiyor.
deneme sürüşü için binip gidiyor bitler.
çok yakında hepsi birden dönüp bin kere tıklanacak bitler.

bir bit bin kepeğe bedel.
bir bit bin köpek eder.

çok yakında bir sürü yeni bit yürüyecek sokakta. yanınızda oturacak. kahve ısmarlayacak.
bilet sırasında size yer verecek. otobüste elinizdekileri kucağına alacak.



çok yakında bir sürü yeni bit türeyecek.
ve ilk defa
bu kadar bit
sizi rahatsız etmeyecek

çok yakında bir sürü bit
sizi bir yerlere çağıracak.

ve şimdi siz
şimdilik
benim
kafayı yemiş bir bit olduğumu düşünüyorsanız
bit kere yanıldığınızı görecek
bit kere tövbe edeceksiniz.

Etiketler: , , , , ,

parti depişkenleri Pazartesi, Şubat 18, 2008 |



evet... yazmakla ilgili yazmayalı da oldukça zaman geçti ama biz bu esnada halaylar eşliğinde devam ettik hayatımıza. bir miktar kemiğim vardı yanımda ve onlardan beslendim bir süre, yokluğunuzda.

sakladım, eşeledim, çıkardım, kemirdim ve sonra yeniden sakladım. boşta kaldığım zamanlarda bolca zıpladım, klavyeyi dövdüm ve çığlık attım. arada bir pasta mumu üfledim, dilek tuttum, hediye paketi açtım. şık masalarda leydi zerafetini takıp koluma küfürler savurdum. mum söndü. eve döndüm,
uyudum.

internet ile olan bağımı bir miktar gevşetip, ipimi saldım şehre. sigara ile aramdaki samimiyete zeval gelmesin diye şarabın ve rakının hakkını verdim, artanıyla mariyaççi alıp diktim kafaya.

bir süre "hakkında" kısmına hiçbir şey yazmadım. sertifikayı onaylayıp "kabul ediyorum ulan, neyim var neyim yok bilin, herkes ilen paylaşın" demedim. limitli profillerden geçtim buselik makamında.

aşk için söylenen
herşeye kanıp, pervane misali ateşe yandım. kendime küçük defterler aldım, sayfalarına mürekkep bandım.

tamamen kifayetsizliğimden ve müzikten anlamayışımdan sebep kemal doğulu diye bir adamın remix albümünü indirip dinledim. hande yener ile düetlerine hayran kaldım.

ve evet, hiçbir zaman gerçek bir romantik olamadım.

en sonunda pink panther strikes again diyerek top savurdum. strike'lar yapıp zıpladım. fotoğraf çektim. onu, bunu, şunu...

az photoshop ile dünyaları yamulttum, kendime benzettim. rakı içtim. o gece bir çok kadeh rakı içtim. ayakta, peynirsiz, yoğurtsuz, susuz ve masasız. ama müzik vardı, o vardı, bu vardı, şu vardı. şerefe dendiğinde şıngır mıngır edecek dost kadehler vardı yanında.

ince ince demlenip, tam tam dansları yaptık içimizdeki disco ball aşkıyla. atelye diye bir yerde pink panther strikes again dedikten sonra after party diye bir şeye yeltendik ve çok zevkli bir organizasyon yaptık.
sallandık...

"kalbimi yerinden çıkarabilirsiniz. yine de bekliyorum.
"

Etiketler: , , , , , , ,

yazma üzerine (1) Perşembe, Ekim 25, 2007 |

aslında aradan o kadar zaman geçti ki, buraya ne üzerine yazmam gerektiğini bile bilmiyorum. sadece artık bir yerden başlayıp devamını getirmem gerektiği kanaatindeyim. şunu anladım ki, weblog olayından bir kere uzaklaşınca tekrar geri dönüp kaldığın yerden dağınıklığı toplamak zor oluyormuş.

bu dağınıklığın en büyük sebebi de aradan geçen zaman zarfında yaşanan şeylerin güncelliğini tümüyle yitirmiş olması. misal, ramazan ayı süresince yazacak o kadar çok şey oldu ki, hangi birini yazacağımı bilemediğimden ve üzerine üstlük zamanım olmadığından tek kelime geçemedim buraya. sonra bayram geldi çattı, yine boşluk.

ramazan bayramının ardından hummalı şekilde girilen yoğunluk ise işlerin iyice sarpa sarmasına neden oldu. peki şimdi elimde yazacak ne kaldı? hiç. elbet söylenecek çok şey var ama önce yeni gönderi düzenleme sayfasında yazmaya alışmam gerek. word dökümanlarından kopup, vuruş sayısı hesaplamadan özgürce yazmak yani.

bilmiyorum buna ne kadar zaman içinde alışırım ama eğer beceremezsem söyleyin, keseyim burada ilişkimi blog ile. zira artık her kime yazıyorsam tatmin edememeye başladığımı hissettim. oysa çok yakın bir zamanda daha önce yazdıklarını takip ettiğim birinden gerçekten gururumu okşayan pek güzel bir mail almıştım.

eğer ki gazla, benzinle çalışıyor olsaydım sanırım o maili alır almaz döşenmeye başlardım burada bir çok zırva. fakat derdimin beğenilmek de olmadığını anladım o mailden sonra maile cevap verip, internet görüntüleyicimi kapatıp word dosyalarına gömülünce.


derdim ne bilmiyorum gerçekten. güzel yorumlar geliyor yazma eylemime karşılık. fakat eğer o da tatmin etmiyorsa beni ne tatmin edecek? bir oyuncu, müzisyen alkışlarla, bir yazar okuyucularıyla mutlu olur... diye bilirdim.

tatminsizlik! evet, günümüzün hastalığı.

uzaklaşıyorum gitgide yazmaktan... bu yüzden korkuyorum. korktuğum için de yazmaktan kaçıyorum. bir gün artık yazamamaktan, artık yazacak bir şeyim olmamasından, söyleyecek sözümün kalmamasından korkuyorum.

ve belki de bu yüzden sözlerimin bitmesinden korkarak yazmıyorum.


illüstrasyon: Rachel Salomon

Etiketler: , , ,

imtiyazlı gazetecilik Perşembe, Haziran 07, 2007 |

kötü sözler söylemekten kaçınarak diyebilirim ki; ayşe arman, ebru drew ve benzeri köşe yazarları aslında kimi gazetelerin arka kapak güzeli eksikliğini gideriyor. ha, kapakta da yaz-kış bikinili bir güzel var derseniz, yetmiyor demek ki derim.

çoğu zaman anlatım dili olarak da bize yeni ufuklar açmayan, yazarlık adına da bir işaret göstermeyen bu yazılar tahmin edildiğinden daha fazla okunuyor. özel hayata gösterdiğimiz ilgi buradan rahatlıkla anlaşılabilir. nitekim daha düne kadar adını duymadığımız bir kadının özel hayatı hakkında belki yan komşumuzdan daha çok bilgi sahibi oldukça, gelişmeleri de aynı oranda merak etmeye başlar ve takip etmeye devam ederiz.

(2007 Pirelli Calender)


"modern toplum" diyerek mahrem ve özel bırakmayan yayıncılık anlayışı magazin haberciliğini nasıl ki zirveye taşıdıysa bu tür köşecilik anlayışının da aynı şekilde zırtını sıvazlamakta olduğundan onları takip etme sıkıntısı yaşamıyoruz çünkü artık onlar her yerde.

lakin ilginç olan ve aklıma takılan şu ki,bu kızlarımız neredeyse takvim yöntemi ile aile planlamasını yapabileceğimiz oranda özel hayatının ayrıntılarını verirken bir başka "erkek" köşe yazarının yazısında sevgilisiyle girdiği halvete dair en ufak bir emare görülürse neler olabileceği.

nitekim, modenlik çatısı altında bir gazete köşesinde erkeği hatta erkeklerinden bahseden bir kadın olabiliyorsa bu toplumda, aynı şekilde modern yaşam biçimini çok daha önceden yaşama hakkını ataerkil düzenden dolayı alan erkeğin (örn: erkek "çapkın", kadın "yollu") kadın ya da kadınlarından bahsetmesi neden ayıp sayılsın? öyle değil mi efendim?

şimdi ben erkek olsam ve
gece & şehir başlıklı köşemde kadınımı kastederek:

"akşam ortaköy lucca'ya gitmek üzere sözleştik yeni kadınımla. yine en sevdiğim dekolte tiril tiril elbisesini giyinmiş gelmiş.

pürüzsüz bakacakları kumaşın altından bile ben burdayım derken, nefes alıp verdikçe inip kalkan göğüsleriyle gözlerimi de yuvalarından fırlatıyor gibi ama söz verdiğim üzere yazımı yazmak için zoraki de olsa bu mekanda bir kaç saat bulunmamız lazım. malum, iş herşeyden önce gelir. lakin resmen elim işte, gözüm oynaşta.

hatun önümde kıvrıla kıvrıla dansettikçe ter basıyor beni ve bir fırsatını bulup aşk yuvamıza dönüp onu sabaha kadar kucaklamak istiyorum fakat o da ne? yaz tatili sebebiyle ülkesine dönen; bu kısa sürede istanbul'un altını üstüne getiren sosyetenin ünlü simalarından ve iş dünyasında hatrı sayılır kişilerden birinin kızı olan
x de mekanı şerelendirmez mi? (bkz: x e değer vermek)

ne yazık ki kız arkadaşımın dayanılmaz işvesi dahi bu anları kaçırmama engel değil çünkü
x'in kolunda en az kendisi kadar ünlü ve üstüne üstlük evli olan bir adam var..."

diye giden ve her seferinde bir yolunu bulup konuyu yeni kız arkadaşıma getiren magazin fısıltılı yazılar ile o köşede ne kadar barınabileceğim ve hatta "kimi" kadın köşe yazarlarının anlaşılmaz seksist tavırlarından farklı olmamasına rağmen bu tür yazılarla yine onlar tarafından "kadını bir cinsel meta olarak gösteriyor" olmaktan dolayı kaç gün içinde topa tutulacağım ise ortalama bir zekayla dahi anlaşılabilir.

demem o ki, drew'in yazılarından (!) yola çıkarak öne sürdüğüm çifte standart hayatın her tarafında varken, bu çifte standardın odağının sadece kadınlar olduğunu düşünmeyin.

iki tarafın da belli konularda daha imtiyazlı olduğu apaçık. lakin bu imtiyazlar da duruma göre değişitiğinden kafamız iyice bulanmış durumda. kimi zaman gelenek öne sürülüyor, kimi zaman modern toplum. sonuç her halükarda yanlı olduğundan bunu sorgulamak da benim gibilerin zamanını almaktan başka bir işe yaramıyor.

sözün özü: anladık, hepiniz özgürce sevişiyorsunuz, ki zaten sevişin de, laf eden yok. sonuçta tüm dünya o şanslı spermlerin ürünü. lakin herkesin yaptığı bir şeyi mühim bir bilgiymişçesine önümüze sunmanızın anlamını kavrayabilmiş değilim. üstelik yaşadığınız aşkın büyüklüğünü sevişme sıklığını bir şekilde ortaya koyarak ispatlamak içinse bunlar, çok daha yazık. işin en kötü tarafıysa yine gerçekten keyifli şeyler yazanları tenzih ederek söylemeliyim ki, ne yazım diliniz ne de ifade etme biçiminiz güzel.

"samimi olayım" derken sululuğa, "sulu olmayayım, elit görüneyim ki yollu demesinler" derken yüksekten bakan tavra kaçan, bir türlü orta yolu bulamayan üslup sıkıntılarınızı her gün yalapşap gazeteye yazdığınız yazılarla değil de, gece gezmelerinden ve sevişmekten fırsat buldukça bol bol okuyarak ve bol bol yazarak çözüm bulsanız belki bu tür gazetecilik/köşe yazarlığınız daha sevimli görünecek ve daha olumlu bakacağız. lakin siz kendinizi geliştirmek yerine okuyucuları salak yerine koymaya devam etmeyi tercih ediyorsunuz ki, kimse salak değil.

siz nasıl ki "ahahaaa... bugün de sallamasyon bir yazıyla günü kapadım" derken, biz de "ahahaha, yine saçma sapan bir şeyler yazmış" deyip sizler hakkında üstte belirtilen türde yorumlarda bulunuyoruz. haberiniz olsun (:
yazıda kullanılan görsel: 2007 Pirelli Calender
yazıyı yazarken dinlediğim müzik: Beborn Beton - Tales from Another World

Etiketler: , , , , ,

istanbul yeditepe Cuma, Haziran 01, 2007 |

geçen günlerden birinde not defterimi karıştırıyordum. sayfalardan birine istanbul'un yeditepesini sırayla not düşmüşüm. hoşuma gitti. nitekim istanbulluyum diyenin dahi sırasıyla sayamadığı tepeleri güzel güzel yazmışım oraya nedense. yine geçenlerde bi arkadaşımla neden bilmem bu konuyu yani yeditepeyi konuşurken ninesinden duyduğu bir rivayeti anlattı bana.


haliç / gravür



rivayete göre bizans zamanında imparator şehrin belli bölgelerine etler astırmış ve asılan bu etlerin en son koktuğu yani en son bozulduğu yerler de istanbul'un yedi tepesi olarak ilan edilmiş.

aslında düşünülürse çok da mantıklı. neden derseniz; bu mantıktan yola çıkarsak: bu tepeler fiziksel hava şartları düşünülürse en yüksek olmasa da diğer tepelere nazaran daha rüzgarlı tepelerdir, zira açık havada duran etlerin bozulmaması için biraz soğuk hava dalgası hoş olur. bereketli tepelermiş, vesselam...

ha tabi madem bu kadar konuştuk, tepelerin hangileri olduğunu da yazsak hiç fena olmaz.
(biz vaktinde sunay akın'la istanbul hakkında sohbetler ederken (derslerde) onunla bu tepeler hakkında oldukça anı/anektod biriktirmiştik lakin şu an için notlarıma ulaşamadığımdan elimizdeki bilgilerle yani murat belge'nin national geographic türkiye için yaptığı liste ile yetineceksiniz) (:

1 (akropol/ topkapı sarayının bulunduğu bölge)

yedi tepe’nin ilki, sarayburnu'ndan içeri doğru yükselen ayasofya'nın, sultanahmet camisi'nin ve topkapı sarayı'nın bulunduğu yükselti. burada ayasofya ile sultanahmet camii’ni görürüz. 17. yüzyıl başında sedefkâr mehmet ağa’nın yaptığı sultanahmet camii` dünyadaki tek altı minareli cami özelliğini taşıyor.



2 (çemberlitaş)
ikincisi nuruosmaniye külliyesi'nin bulunduğu, çemberlitaş'ın yer aldığı yükseltide yer alan bizans'tan kalan konstantin sütunu, bugün de kent silüetinde kendini belli eden bir biçim olarak karşımıza çıkıyor. ama daha belirgin olarak nuruosmaniye camii’ni görüyoruz. i. mahmut zamanında başlayıp iii. osman zamanında biten cami osmanlı barok tarzını yansıtır ve sinan ustanın eseridir.

3 (kapalı çarşının bulunduğu yer)
ücüncüsü istanbul camilerinin en görkemlisi süleymaniye, istanbul üniversitesi merkez binası olan eski harbiye nezareti'nin bulunduğu yeri de içine alan üçüncü tepede yer alıyor (beyazıt kulesi ve camisiyle yan yana). mimar sinan’ın bu kentteki en anıtsal eseri dört minaresiyle görkemli bir manzara çiziyor ve kanuni sultan süleyman’ın yüceliğini dünyaya ilan ediyor.

4 (süleymaniye'nin bulunduğu yer)
dördüncüsü, unkapanı-yenikapı hattında bir vadi geçer ve kenti adeta ikiye böler. güneyde lykos deresi vadisine ve aksaray'a doğru inen, kuzeyde dik yamaçlarla haliç sahiline kavuşan yerde yer alan dördüncü tepeyle üçüncü tepeyi valens kemeri (bozdoğan) birbirine bağlıyor. dördüncü tepenin üstünde bizans döneminde havariyun kilisesi varken, osmanlı döneminde onun yerini fatih mehmed'in camisi almıştır.

5 (fatih/ çarşamba)
beşinci tepe haliç’in hemen kıyısından dik bir yokuşla yükselir. fener'in üstündeki, çarşamba’ya geliriz. yavuz sultan selim’in camisi bu tepenin üzerinde yapılmıştır. oğlu süleyman’ın saltanat döneminde tamamlanan caminin mimarı kesin olarak bilinmez; ama tarzı, fetih öncesinin osmanlı camilerini andırır.

6 (edirnekapı/ caminin yanı)
altıncısı, kentin en yüksek tepesi edirnekapı’nın bulunduğu yerdedir. bu noktada, mimar sinan’ın kanuni’nin kızı mihrimah sultan için yaptığı mihrimah camii’ni görüyoruz. dört duvardaki dört büyük kemer kubbeyi destekler. bu planda çok sayıda pencere açmak mümkün olmuştur ve bu nedenle burası istanbul’un en aydınlık camisi ünvanını taşır.

7 (samatya)
tepelerin altısı haliç’e yakın sıralanırken, yedinci marmara'ya daha yakındır. aksaray semtinden surlara ve marmara sahiline kadar giden bölgede yer alan yedinci tepenin bir tepeden çok bir sırt olduğu da söylenebilir. sırtın en yüksek noktasında, sadrazam cerrah mehmed paşa’nın yaptırdığı cerrahpaşa camii görülür. erken 17. yüzyıl eseri olan caminin mimarı sinan’ın kalfalarından davud ağa’dır.

yazıyı yazarken dinlediğim parça: biraz alakasız oldu ama dj jeff bennet'in 2005 yılının temmuz ayında yaptığı bir mix'i dinledim. istediğim türde görsel bulmak falan derken 1 saat'lik mix'in de çoğu gitti azı kaldı. vallahi herşey sizler için...

yeditepe inceleme: national geographic türkiye/murat belge

görsel: yazıda yer alan gravürlerin (haliç ve sultanahmet) kaynağı: www.megarevma.net/

Etiketler: ,

bi adam vardı canı sıkılan Perşembe, Mayıs 31, 2007 |

http://www.biadamvardi.com/ domaininde tipmatik hizmetinin verildiği aria kampanyalarında kullanılan karakterlere benzeyen karakterlerin olduğu fakat tekrar baktığımda turkcell-im parçalarının söylendiğini farkettiğim site. açıkçası emin değilim, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktıydı?


sitede tipmatik vasıtasıyla kendine gözünü, kaşını, saçını, ayakkabılarını ve hatta yüz ifadeni dahi seçebildiğin, çeşitli aksesuarlar ekleyebildiğin tipler yaratıyorsun ve bunu ister avatar olarak kullanıyorsun, istersen arkadaşlarına gönderiyorsun. yakında mms gönderebilme imkanı da olacakmış, ne şans!

kendime yaptığım tip de bu. dikkat ederseniz o arka plan sadece plaj değil... sordum öğrendim, gerçekten de düşündüğüm gibi lost dizisinin plajıymış.

siteyi yapan arkadaşlar lost'taki sayıların gizemini araştırmak üzere adaya gidip zemin araştırmaları yaparlarken claire'le çektikdikleri fotoğraflardan birini de turkcell-im'in cep internet için açtıkları bu tipmatik sitesi için ayırmışlar. hayır, yanarım yanarım, kate ve sawyer ile bir fotoğraf çektirmediklerine yanarım. ayrıca hani dharma girişimi, hani kara bulut? cık cık cık...

yine de belirtmek isterim.. hazır
southpark karakterlerinden sıkılmışken ilaç gibi gelecek bu site *

Etiketler: , ,

naciye Salı, Mayıs 29, 2007 |

hande yener'in nasıl delirdim adlı albümünde duyar duymaz tekrar tekrar dinlemelere doyamadığım parça.

zaten seyyal taner'i de küçükken çok takdir ederdim. bir de şık latife parçası vardı ayşegül aldinç'in, ki o parça da bana aynı naciye gibi fahriye abla duygusu yaratırdı...

sonra müslüm gürses'in aşk tesadüfleri sever albümünde sezen aksu ile müslüm gürses'in düeti, sebahat abla çıktı karşıma yanına mahallenin delikanlısı eşref abi'yi de alarak.

yıllar geçiyordu ve zaman naciye'yi yaşlandırıyordu. lakin o hep mahallenin hep en ünlü kadını olarak yıllara meydan okudu, üstüne türlü türlü giysi diktiler, değişmedi...

bu albümde de üzerine binbir türlü şey dikmiş olsalar da gözümde hala aynı, hala güzel... vaktinde, evimize gelen tombul teyzelerin yıllar geçtikçe iyice etlenen baldırları, popoları ve göbeklerine rağmen yine de hala körpe, gelinlik çağında bir genç kız edasıyla holde bir o yana bir bu yana kırıtarak narin bilekli ayaklarıyla parmak uçlarında yürüyüşleri gibi zarif ve alımlı...

not: bir de farkettiniz mi bilmem, hande yener parçayı tam bir ayşegül aldinç havasında söylemiş. ki hande yener'in şarkıcılığını da beğenirim ben ama bunu bana albümden bağımsız olarak dinletseydiniz ve ayşegül aldinç bak neyi söylemiş deseydiniz aynen yerdim. (özellikle nakarat kısımlarına dikkat edin)

ek: süreyya'yı da yabana atmamak lazım tabi... o da yan mahallenin kızı sonuçta

Etiketler: , , , , , , , , , ,

nasıl delirdi? Cumartesi, Mayıs 26, 2007 |

yıllar önceydi... acele etme diye bir parçası vardı ki, arka ofiste radyo dinlerlerken bu parça çıktığında kendi odamdan ışık hızıyla oraya geçip radyonun üzerine bir bengal kaplanı gibi atılır, radyoyu değiştireceğim diye basmadığım düğmesini bırakmazdım. o derece sinir yaptırırdı bu parça ve hande yener bende.

hele ki her cümle başlayışında duyduğum nefes sesi iliklerime kadar titrememe neden olur, "bu kadının neresine bayılıyorsunuz?" diye sorarak geceler boyu süren kabuslarıma bir cevap aranırdım.

kaydın kötülüğünden midir bilinmez ama her cümleye başlayışında yani
"acele etme (nefes) bu aşk dediğin (nefes) biraz zaman alıyor (nefes) ..." diye giden bir parçanın günlerce en çok çalınan parça olması varlığımı sorgulamama sebep olurdu, o derece.

sonra bir gün apayrı diye bir albümü çıktı. albümü nasıl ve nereden edindiğimi anımsamıyorum ama kendi imkanlarımla sağladım sanırım.

kim bilebilir aşkı diye parçasını dinleyip bunda bir iş var diyerek tüm parçaları dinlemeye yeltendiğim anımsıyorum sadece. "gönül su bende, yazı yazılamaz. unutulan aşkın yası tutulamaz. ne git dedim, ne de kal. sevene kelepçe vurulamaz" diye sözleri olan bir kelepçe parçaya klip çekildi önce. sonra bu klip versiyonunun üzerine clup versiyonu da kulağıma çalındı.

"bu kız saf, kötülük yok içinde" diyordu parçada.. "
sıkılmıştı zaten inadından, düşen bin parça asıl suratından" diye gidiyordu. (cümledeki düşüklük ayarmatör söz yazarlarını pek sevindirmişti üstelik)

bense "nasıl zor şimdi tanışmak başka biriyle, yeniden kurmak o devrilen cümleleri... anlatmak kendini, ilk kez anlatır gibi, dinlemek herşeyi, unutması zor olsun diye" bir parçayla kabullenmiştim hande yener'in varlığını. öyle ki, "sevdiğim film hangisi, en sevdiğim şarkı, şiir, şair, yazar, çizer, siler, bozar zamanın silgisi. silse yine iyi. tükenmiş bir kalem inadında kalır izi, sen boşver, sen. boşvermez bizi" diyordu "nasıl zor şimdi" diye ekleyerek.

tam da ben "yeniden birine nasıl..." diye kıvranırken.


sonra hande kızımız delirdi ve "nasıl delirdim" diye bir albüm çıkardı. "kavga etmez, sever beni romeo. sabaha kadar kucaklar beni romeo" diye haykırdı bu albümünde, kendi romeo'sunu bulmuş olmanın sevinciyle.

üstelik kimseye hesap vermesi gerekmediğini de onunla ilgili sorulan sorulara gerektiği kadar yanıt vererek, "
garson o, ehehe, garson işte, garsoon garsooon" diye suratına düzenli aralıklarla gerçeği vurmaya çalışan insanlara da eline mikrofonu alıp naciye parçasını söyleyerek. (bkz: #10909930)


kendini, varlığını geçmişini inkar etmediğini söylüyor işte hande yener naciye parçasını coverlayarak.

hakkında atıp tutulan bin türlü fikrin karşısında da son olarak okan bayülgen'in programında izlediğim kadarıyla da gülüp geçiyor, susuyor.

doğru adamlarla çalışıyor, doğru kararlar veriyor ve içinde olduğunu iddia edip durduğumuz varoş ruhunun tam aksi bir ruh yapısında olduğunu kendi "handeland"inin hakimi olarak gösteriyor.

kendini çirkinleştirmekten korkmayarak ağzı 5 karış açıp kaset kapağı fotoğrafı çektiriyor. son albümünün ilk klip parçası kibir'de şekilden şekle giriyor. (kelepçe klibinin yönetmeni ile tekrar çalışmış)

kafamıza vura vura fikirlerimizi değiştiriyor. zira kendisi bir gün beni enteller de dinleyecek derken sınıf savaşında olmadığını, müzikal anlamda başka bir yerde olduğunu söylüyordu bence. ilk albümlerinde eline geçiremediği gücünü şimdi geçirdiği için de son iki albümünde tokmağı geçiriyor kafamıza.


oben budak'ın (ismini anımsamıyorsunuzdur, zira kendisi bir müzik eleştirmeni değildir *) albüm hakkında sabah gazetesinin cumartesi ekinde "2002-2003 müzik soundunu 2007 model albümünde taşıması garibime gitti" demesi ise bence talihsiz bir açıklama. zira albüm için bunca parayı döken erol köse bu kadar şeyi kabul ettikten sonra sound konusunda da eminim ki hande yener'i kısıtlamaya kalkmamıştır. bu hande'nin müziğidir ve handeland'indir. yiyen yer, yemeyen paket yaptırıp küçük oğluna götürür.

üstelik 80'lerin disco/dance müziğini evirip çevirerek önümüze koyan madonna nasıl ki bu tarzın yeniden tutulmasını sağlıyorsa hande'de de aynı gücün olduğuna inanıyorum türkiye'de. zaten müziğini de demode bulmuyorum.

şimdi uzun zamandır klasikler haricinde pek yüzüne bakmadığım türkçe müzik arşivime bir albüm daha ekliyorum keyifle.

*

ek olarak; romeo genç, romeo güçlü. sabaha kadar da kucaklar onu romeo, romeo.

eğer ki çocuk kalkıp kendisine "ben romeo, gerçek aşkın savaşçısı. yalnızlık bitti, sil gözyaşlarını!" demişse de bizi neden geriyor romeo?

şahsen ben oğlanı beğendim. yani yiğidi öldür, hakkın yeme, güzel çocuk. tabi ben olsam gider bana yazılırdım ama kızımız, onu seçmiş.

hoş, arkadaşlar arasında benim için sawyer gibi çocuk derler ama kısmet işte. çocuklar birbirlerini görmüş, beğenmiş. bu durumda bize de bok yemek düşer.

Etiketler: , , ,

geçen hafta en çok dinlediklerim Pazartesi, Mayıs 21, 2007 |

malum, günlerden pazartesi. last.fm bize geçen hafta en çok neler dinlemişiz onu söylüyor. bakalim bi'
(listeden anlıyoruz ki, m ve n harfinden seçilmiş isimler şarkıcı/grup için yararlı. zira bu hafta içinde listede yer almayan ama gönlümüzün efendileri madonna ve michael jackson da aynı derecede en sık dinlenilenler arasında...)

1. sırada nat king cole var. 205 kere dinlemişim kendini. zira 32 tane canlı performansını buldum geçenlerde. bu yüzden hem şevkle hem de gazla duraksız dinlemişim albümü.

2. sırada 102 parça ile bu listenin müdavimi morrissey var ama bu sefer tüm albümlere değil de "you have killed me" ile "i will see you in far off places" parçalarına takıldığımdan...

3. sırada 86 parça ile portecho var. bu da aynı hafta içinde bir konserlerine daha gitmiş olup aldığım gazdan kaynaklanıyor. grup ile tanışalı çok zaman olmadı ama yaşayan gruplar arasında en sevdiklerime kısa zamanda girebildi, ki zaten onlar için şöyle bir şey yazmıştım bir konserlerinden çıkışta. (bkz: #10714099)

4. sırada radiohead 80 parça ile listemize katılmış ama az bile demek istiyorum... (:

5. sırada ajda pekkan 70 parça ile kim olsa anlatır demiş.

6. sırayı Marilyn Monroe, goodbye, primadonna albümü ve tekrar tekrar dinlenen 70 parça ile ajda pekkan ile paylaşıyor. zira vaktinde marilyn'in en ünlü filmlerinde söylediği parçaların orijinal kayıtlarından bi derleme olan bu albümde "diamonds are a girl's best friend" ve sırf lolita kelimesini telaffuzundan dolayı onlarca kez tekrar dinlediğim "my heart belongs to daddy" parçası yer alıyor... ah, dinledikçe daha da iyi anlıyorum. bjork bu kadının söyleyişini taklit ediyor. su içinde bin lirasına iddiaya girerim (:

7. sırada Massive Attack 54 parça ile yer alıyor ama yine az bile demek istiyorum. uzun yıllardan beri hiç sıkılmadan dinlediğim bu adamları ne kadar övsem az... hiç dinlemediyseniz bile mezzanine albümü müptelası olmanıza yeter...

8. sırada 49 parça ile Nirvana var... vaktinde mtv'de kurt ile şarkılar söylediğimiz unplugged albümü ile.

9. sırada Gotan Project. 42 kere dinlemiş, kendimizden geçmişiz kendileriyle.

10. sırada 40 kez dinlenerek
City Hunter OST ilk defa bu sıralamaya girmiş. hayırlısı olsun diyoruz. (:

tabii bu arada listeye girememiş ama son zamanlarda beni pek bi eğlendiren ve yönetmenliğini emir kusturica'nın yapmış olduğu black cat white cat yani kara kedi ak kedi filminin müziklerini yapmış No Smoking Orchestra'nın müzikleri var son dinlediklerim arasında.. filmin soundtrack'ini dinlemenizi tavsiye ederim. listenize hemen ekleyin...

Etiketler: , ,

yaratım süreci çok sancılıydı Cuma, Mayıs 18, 2007 |

geçen günlerden birinde bir kısa film izledim, aklıma geldi. genç bir yönetmen ile genç bir senaristin ilk bir kaç filminden biri sanırım. kaçıncısı olduğunu bilemiyorum, ki zaten ayrıntısı bizi çok ilgilendirmiyor.

yine yaratım süreci çok sancılıydı türünde filmlere bir örnekti.

işte tam bu noktada kafama takılan soruya geldik: hep merak ederim ben... bütün genç yönetmenler/senaristler neden henüz biz yarattıklarına daha tam vakıf olamamışken hemen sorunlarını anlatmaya başlarlar ki?

yahu biz önce güzel şeyleri izleseydik... çiçekler olsaydı, böcekler olsaydı, insanlar birbirini sevseydi, dövüşmeselerdi.

ama olmaaazzz...
hemen bi hayat ne tuhaf, vapurlar filan tripleri ... nedir yani?

oysa dostluklar da böyle başlamaz mı azizim? önce güzel şeyleri paylaşırsın, unutulması imkansız güzel hatıralar biriktirirsin, el ele kırlarda koşarsın neşe dolu yüreğinle; ardından zamanı gelince başa gelen derde ortak olursun yaşanan güzel günlerin hatrına. diiğğ mi efendim, diiiiğğ mi?
halbusi hepimiz kısayız, hepimiz filmiz...

yine mi güzeliz, yine mi çiçek?

şu "yaratım süreci çok sancılıydı" hadisesi ise ayrı bir mesele tabi. onu başka bir başlıkta incelemek lazım ama hazır ekşiye yazmışken buraya da yazayım

sanatçı yahut sanatçı adayının yapıtını eleştirmenlerle ve/yahut izleyici/dinleyici/okuyucularıyla paylaştıktan sonra konuyla yani "yaratım süreci nasıldı?" benzeri soruya karşı verdiği klişe cevaptır bu.

ama baksanıza efendim, adamın paçalarından akıyor yaratıcılık aslen. bir anlamda adama hak vermemek de elde değil. teşbih desen var, tespit desen var, hatta kimine göre teşbih i beliğteşbih i mubalağa dahi var. metafor desen, kralını yere serer. (artık dalgasını geçiyoruz ama bunu kullanarak kimleri ne sancılara sürüklemişlerdir vaktinde, bir düşünsenize. (smiley was here)

sanatçı kıvrım kıvrım kıvranmayacak da biz mi kıvıracağız bu işi? peh peh peh...


yazı ile ilgili seçtiğim görsel hakkında
:

yani:
"less is more"
yani
"az çoktur"
yani
"basit, hoştur".
yani:
"kısa iyidir"! (:
kimine göre de

Etiketler: , , , , , , , ,

sanal alemin sanal tanrıları üzerine |

bu gün buraya alakasız, hastane adında bir öyküyü koyacaktım aslında lakin gider ayak sosyomat'a uğradığımda gördüğüm bir etiket dikkatimi çekti ve yapışırverdim.

etiket başlığı ve içeriği aslında aklımda olan bir yazı ile ilgiliydi. yani ben daha önce yazmak istiyordum bu konu ile ilgili.

sosyomatta kısa zamanda popülarite kazanmış, her etikete tutunması ile ünlü sevdatremisu adlı arkadaşın bir yazısı da bahsi geçen etikette yönlü olduğundan eh, madem bu gün bize böyle bir yazı döşenmek kısmetmiş dedim.


etikete tek kişi yapışıktı ilk başta, yani kendisi. lakin sadece etiket olarak bakıldığında, yazıya gönderme olduğunu düşünmediğimizde anlamsız olduğundan gittim ben de yapıştım aynı etikete. sonra da başladım duraksız yazmaya. zira zaten konu ile ilgili çok fazla düşünmek gereksizdi... (:


sanal dünyanın sahte efendileri

sosyomat bu aralar teknik olarak pek çok hata verdiğinden bu ahkamım da ne yazık ki bir görünüyor bir kayboluyor. acep uzun mu geldi bilemiyorum ama refresh yaptığımda asıl post ettiğim yerde yani sosyomat etiketinde bir çıkıyor, bir siliniyor. oradan okumak isteyen biraz F5'e yüklensin yani

ahkam:

etikete tek kişi yapışık olduğunda anlamını yitiriyor ve sadece bunlarla ilgili olunduğu anlamı çıkıyor diye ben de yapıştım.
şimdi asıl anlamını buldu etikete yapışık kişi sayısı çoğul olduğunda (:

kim ilgili görelim bu tanrılarla...

konuya gelecek olursak;
bu tür mecraların en büyük ve en güzel özelliği kendini istediğin gibi pişirip istediğin gibi sunabilmen.

yani nasıl ki sosyomat ve diğer network siteleri için pilli ailesi yeni araçlar geliştiriyor, yeni yeni oyuncaklar pişiriyorsa biz de kendimizi içimize dilediğimizi katarak pişirebiliriz. bu kimine tuzlu gelir, uzak durur. kimine tatlı gelir, yanına yaklaşır, onu kavrar ve bir çırpıda miğdeye indirir.
kimisine çok tatlı gelir ve dilindeki tadın aşırılığından sebep ağzından çıkanlar da az biraz aşırı olur.

pişirdiğimiz bu sanal varlığın içine kattığımız malzemelerin değeri ise ancak ve ancak o malzemeyi daha önce bilen, tadına bakmış, hatta özümsemiş; belki bir hayat biçimi haline getirmiş insanlarla bilinebilr.
yani şimdi adamın eline tadına hiç bakmadığı bir meyveyi verirsen o da onun daha nasıl yenileceğini bilmediğinden ancak şekline, duruşuna, rengine bakarak yorum yapabilir, verdiği değer de ancak biraz önce belirttiğimiz nitelikler üzerinden olur. nicelik hakkında fikri olmadığından destursuz beyan eder görüşünü.

bilgiye açık bir insansa ve bi' gün o meyve hakkında bilgi sahibi olmak isterse; onu tatmayı gözü yerse alacağı tad ise geçmiş kültürel ve sosyal deneyimleri ile şekillenir. bu deneyimleri harmanlamak konusundaki becerisi ve sosyal duruşu neticesinde doğru yahut yanlış bir tanımlamaya/benzetmeye ulaşır.

yani: bilinen kadarıyla yapılan yorumlar bahsi geçen meyvenin değerini ne yükseltir, ne de düşürür; lakin algı farkından dolayı o meyveye bakış elbette farklı olacaktır ve kimisi için inanılmaz yararlı bir meyve olurken kimi zaman da ihtiyaçlar dahilinde esamesi dahi okunmayacaktır ve yine; kabuğundaki vitamin, bileşimindeki mineral yahut artık her neyse; onların değeri bilinmiyorsa sadece rengi ve kokusu dikkate alınacaktır.

bu tür sanal mecralarda da işte tam bu noktada görüntü girer devreye. görüntü illa ki burada fotoğraf ve benzeri şeyler olarak algılanmamalı elbette. kendini ifade etme biçimin her neyse o olarak bakılmalı. bu kimine etiket, kimine fotoğraf; kimine resim kimine göre de bir south park karakteri olabilir.

lakin: görüntünün işleniş biçimi ne kadar basit ve dolaysız olursa o kadar dikkat çeker ortalama deneyimler nedeniyle. zira hiç tanımadığınız bir fransız tiyatro oyuncusu eğer ki çok güzel/çok yakışıklı bir kadın/adam değilse bakan kişiye bir şey ifade etmeyebilir eğer o konuyla/fransız sinemasıyla/oyunculukla ilgili özel bir dikkati yok ise.

bu noktada varlığını bu tür sosyal mecralarda sürdüren ve hatta belki de çok önemseyen kimselere baktığınızda cevabı bulursunuz. olabildiği kadar yalınlardır.

bu tanrılar ulaşılabilirdir. zaten bu yüzden sanal dünyanın efendisi olurlar. halk onlara ulaşabilmek ister. o her yerde elini omzuna atabilmeli, gerektiğinde devreye girmelidir.

eğer haddiden fazla karmaşık ve yine haddiden fazla deneyim+bilgi gerektiren görüntüler verirse/ahkamlar keserse/etiketler eklerse de yavaş yavaş tebasını kendinden uzaklaştırır. bu konudaki kıvam kişinin kendisine kalmıştır.

şimdi karar verin: burada ne için varsınız ve sanal dünyadaki varlığınızı ne kadar önemsiyorsunuz? eğer bu sizin için mühimse tarifi dileğinize göre uygulayın.
afiyet olsun

(:

[neden yazdım? bilmiyorum. sevda'nın da diyorum.com'daki yazısını okudum bu arada.] linki de şu: sanal dünyanın sahte efendileri

[link vermeyi öğrenin anacım. uğraştırmayın biz tembelleri] (:


yazı ile ilgili seçtiğim görsel hakkında
: aklıma ilk olarak bu baltalı ilah geldi (: süper bir anti-kahraman olduğu için... süper bir beyne sahip... taktir ediyorum yaratıcılarını ve buradan kendilerini selamlıyorum. ha ayrıca yine buradan hazır selam lafı gelmişken, amcamgillerle kaynımgillere de selam ederim (:

yazıyı yazarken dinlediğim parça/lar:
Marilyn Monroe - Diamonds Are a Girl's Best Friend
Marilyn Monroe - My Heart Belongs to Daddy (björk bu kadını taklit etmiyorsa, ne olayım... bunun üzerine de yazacağım bi ara unutmazsam. unutursam siz anımsatın)
The Cult - Sacred Life (teşekkürler puxavida)

Etiketler: , , , , ,

beni şımartıyorsunuz! Çarşamba, Mayıs 16, 2007 |

ah evet... björk. son zamanlarda tekrar aklıma geldi nedense. kendimi bi' Atlantic'e bi' Bach Jools'a atıyorum...

kelimeleri söyleyişi o kadar farklı ki... sanki çiğniyor onları.

iyice sindirebilmek için baştan uzun uzun çiğniyor. sonra tabi onca çiğnediği için de söylediklerinin ne olduğunu çok iyi biliyor.

biraz sinirli belki ama ne dediğini biliyor kesinlikle.

bana gelince... yok efendim, canım falan sıkkın değil. yani bir süredir yazmayışımın canımın sıkkınlığıyla falan hiç alakası yok. hatta bomba gibiyim, yakında patlayacağım, o derece yani.

böyle bir neşe silsilesi, böyle bir keyif... nasıl anlatsam? hayatımın en mesut günlerini yaşıyorum desem yeridir. o açıdan da kıçımı kaldırıp şu nacizane bloga iki yazı döşenemiyorum. vaktim yok şekerim, ne yapayım? böyle elim sıcak sudan soğuk suya değmiyor. çevremde huriler, mevsim meyvelerini sunmuş ağzıma, bir ondan yiyorum, bir bundan...

sağ olsun, tüm dostlarım da hiç yalnız bırakmıyorlar beni. zaman ayıramıyorum kendime şekerim. bir bırakın, bi nefes alayım yahu.

insanın kendine özel zamanları da olması lazım. hiç saygı kalmamış efendim insanlarda. başımı kaşıyacak vaktim yok. bir taraftan kapı, bir taraftan telefon. iki ayağımı bir pabuca soktular sağ olsunlar.

sevgi, özlem de bir yere kadar. durun, özlememe fırsat verin. bakın özlediğim zaman ben nasıl arıyor, nasıl taciz ediyorum sizi bana yaptığınız gibi.

ah... beni şımartıyorsunuz dostlarım. bu kadar sevildiğimi, bu kadar özlendiğimi bilseydim hiç yanınızdan ayrılıp kendimi dört duvarlara kapatır mıydım zannediyorsunuz? bilakis, paspasınızda yatar, gelene gidene havlar, gerekirse istenmeyen misafirlerin paçalarından tuttuğum gibi silkekerdim.

ah, yapmayın rica ederim. çekiştirmeyin kollarımdan. inanın zamanım olsa kalmaz mıyım yanınızda sonsuza dek.

bu telaş niye? bırakın kendi halime beni. zamanı gelince paçalarınıza sürtünmeyi bilirim ben. iki mırrlar, iki miyavlar, anlatırım derdimi, müsterih olun. sizin bana bi isteğim, bi sıkıntım var mı diye sorup durmanıza hiç gerek yok. ben bir şey olduğunda sizi arar haber veririm.

merak etmeyin beni. ben hayatımda önemli bir gelişme olduğunda, ölürsem falan arar söylerim size.

yazıyı yazarken fonda çalan şarkı/lar: atlantic, bach jools

Etiketler: , , ,

Blog Kazanı Çarşamba, Mayıs 02, 2007 |

bir nev-i weblog dedikodu kazanı

blog kazanı ile ilgili bildirgeç'te yer alan bildiriyi "kazara" nahnu beyin kendisinin yapmış olması ile -zira bildirgeç'te günlük dışında bir yerde kendi reklamınızı yapamıyorsunuz- daha ilk günlerinde bir sürü hit almayı başarmış, eğer "körler sağırlar birbirini ağırlar"blogger ve blog okuyucusu için kaynak (yahut via/vesile mi demeliyim artık?) olabilecek, yeni blogları bizimle buluşturacak, bizim keşfettiğimiz blogları da okuyucular ile buluşturmamıza olanak sağlayacak samimi -buradan öyle göründü bi' an-, ilerde ne olacağı bilinmez yeni bir site; bir nev-i weblog dedikodu kazanı

şurada nahnu beyin bildirisi ve uçsuz bucaksız yorumlar yer alıyor. üşenmezseniz okuyun derim. yorumları okuduğunuz aralıkta -biraz uzun sürüyorlar da- eğer ölmez de sağ kalırsanız hedeflerini falan da öğrenebilirsiniz. ha, bu arada, yorumlardan anladığım kadarıyla google'ın kafa kadar reklamları hosting vs'yi karşılamıyormuş. P:

blog kazanı/@ekşi sözlük
mantığında olmaz ise bir çok

Etiketler: , , , , ,

Global Warner - Siz de küresel uyarıcı olun Salı, Mayıs 01, 2007 |

bir kişiyi daha uyarabilmek için bin mil daha!

küresel ısınma ile ilgili son zamanlarda, özellikle 2007 yılının başından beri oldukça konuşur olduk. neredeyse kış diyemeyeceğimiz kadar sıcak bir kış mevsimi geçirmemizin ardından dengeleri bozulan mevsim, eriyen buzullar derken son dönemde en çok konuşulan ve olmasından korkulan, daha şimdiden sinyallerini vermiş su sıkıntısı ile ilgili komplo teorileri ile birlikte küresel ısınma lafı herkesin diline günde en az bir kere değer oldu. işsizlik, ekonomideki ve siyasetteki gidişat ile birlikte vatandaşın üzerine bolca atıp tutacağı yeni bir konumuz daha oldu kısacası. eş-dost sohbetlerinde bol keseden siyaset yapıp, iş ülkenin geleceği için çok önemli ve basit bir görev olan oy kullanmaya gelince basireti bağlanan (!) insanlar gibi küresel ısınma da çok konuşulan ama onun için bir türlü, küçük de olsa adım atılamayan bir mesele oldu çıktı. zira, küresel ısınma için 5 dakika boyunca
tüm dünyada elektronik aletleri ve ampulleri söndürme günü türkiye'nin o zaman zarfı süresince en büyük elektrik tüketimi yaptığı hala küresel ısınma efsaneleri arasında baş sırada duruyor.

gelelim "peki gerçek anlamda küresel ısınma nedir, ne değildir? kendisi in midir, cin midir? bizim neslin aşina olduğu özal döneminde bol bol bahsi geçen ve şimdi sadece komik sitelerde animasyonunu gördüğümüz enflasyon canavarı gibi belimizi bükecek güce sahip midir?" kısmına..

küresel ısınma yenmez, içilmez bir tanım aslında. küresel-ısınma.org'da da belirtildiği üzere;

İnsanlar tarafından atmosfere salınan gazların sera etkisi yaratması sonucunda dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. Daha ayrıntılı açıklamak gerekirse dünyanın yüzeyi güneş ışınları tarafından ısıtılıyor.
Dünya bu ışınları tekrar atmosfere yansıtıyor ama bazı ışınlar su buharı, karbondioksit ve metan gazının dünyanın üzerinde oluşturduğu doğal bir örtü tarafından tutuluyor. Bu da yeryüzünün yeterince sıcak kalmasını sağlıyor.Ama son dönemlerde fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumlardaki tüketim eğiliminin artması gibi nedenlerle karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazların atmosferdeki yığılması artış gösterdi. bilimadamlarına göre işte bu artış küresel ısınmaya neden oluyor. 1860’tan günümüze kadar tutulan kayıtlar, ortalama küresel sıcaklığın 0.5 ila 0.8 derece kadar artığını gösteriyor.

eteklerimizin bu kadar tutuşmasının başlıca sebebi ise; bilimadamlarının son 50 yıldaki sıcaklık artışının insan hayatı üzerinde farkedilebilir etkileri olduğu görüşünde olması.

peki bunun için neler yapabiliriz?

aslında yapılabilecek en iyi şeyler şu an modern dünya için sadece komik birer ütöpya olarak adlandırabileceğimiz, bilgisayarlarımızı ve etrafımızı çepecevre saran elektronik aletlerimizi kapamak, doğayla dost, saf kumaşlardan üretilmiş kıyafetler kullanmak, parfüm vb. ozon tabakasına zararlı olan her üründen uzak durmak, hatta ve hatta bünyeyi tümden kapatıp bodrum'a hormonsuz domates yetiştirmek için yerleşmek.
elbette yaşadığımız yüzyılda, hele hele zamanın deli gibi aktığı istanbul gibi bir metropolde yaşayan ben ve benim gibiler için bunlar uygulanması neredeyse imkansız çözümler, lakin yapabileceklerimiz sadece bunlarla sınırlı değil.

işte bu noktada çözümsüz bünyeler için düşünen, çalışan, aktaran, elinden geleni yapmaya hazır gönüllü global warner'lar devreye giriyor. türkçesi: küresel uyarıcılar.

pilli ailesinin ve çeşitli sanatçıların da desteklediği globalwarner.org'da "daha temiz bir dünya için söz vermek" üzerine şimdiye kadar bir çok insan toplandı. 28 nisan'da kadıköy'de "başka bir enerji mümkün" ve her ne kadar yeterli bulunmasa da "türkiye kyoto protokolü'nü imzala" diyen gönüllü global warner'ların desteği ile bir miting
yapıldı.

elbette yıl içerisinde bu mitingi takiben bir çok etkinlik yapılacak ama amaçlanan ve projenin bel kemiğini oluşturan hareket ise "çalışmalarına Türkiye’de karadan başlayıp, daha sonra tüm dünyayı küresel ısınmaya karşı uyarmak, bu konuda bilinç oluşturmak amacıyla yola çıkacak bir yelkenli".

3 kişilik tayfası ile 2007 yılı içerisinde İstanbul’dan hareket ederek tam bir dünya turu atacak ve 3 yıl sonra 2010 yılında, İstanbul, Avrupa Kültür Başkentiyken geri dönecek olan bu yelkenli bireysel çevre duyarlılığını bir insanlık geleneği haline getirmek istiyor.

eğer siz de çocuklarımıza dünyayı yaşanır bir yer olarak bırakmak istiyorsanız yapabileceklerinize bakmak için şurayı tıklayın.

Etiketler: , , , , ,

avatar konusundaki sorulara son: Lori Earley Pazartesi, Nisan 30, 2007 |

Son zamanlarda çeşitli messenger programlarında kullandığım ve aylardır değiştirmediğim avatarım ile ilgili oldukça fazla soru gelmeye başladı... "yahu bu kuğu boyunlu, yusufçuklu kadın kimdir?" diye. (artık dergilere kapak bile olmuş bizim kuğu boyunlu avcımız, resimde de görüldüğü üzere. hadi bakalım. gitti canım gizem) 1 yıla yakın süredir aynı avatarı kullanıyor olmamdan sebep sorulanları da makul buluyorum aslında. yani bundan sıkılmış değilim.

Aslında herşey uzun, upuzun bir zaman önce Erkan diye bir arkadaşımın "şu siteyi gördün mü yamook?" diyerek Lori Earley'in "The Fine Art of Lori Earley" adlı sitesini benimle tanıştırmasıyla başladı.

O gün ondan önce siteyi tavaf edip kendime açılışta introda da kullanılan "The Hunter" adlı resmi avatar olarak seçip siteye yerleşivermiştim. hatta erkan'dan da güzel bir azar işitmiştim "ben kullanacaktım onu" diye lakin "iyi olan kazansın" diyerek hızlı davranan ben olmuştum. (:

Türkiye'de hakkında çok fazla şey bilinmese de (hoş, son zamanlarda pek bir moda olmuş ve hatta urban5'te dahi konuşulur, tartışılır olmuşlar ya, neyse...)

Bi
zim için 3D çizim yahut fotoğraftan ayrı tutulamaz ve gerçeklikten ayırdedilemez mükemmellikteki çizgileri ile Lori Earley'in gönlümüze taht kurduğunu söyleyebilirim.

aslında bunu düşünen sadece biz değilmişiz ki ekşi sözlük'te prettymortal onun için aklımızdan geçen kimi tanımları yapmış bile:

new york'tan cikma ruya sanatci. gencecik yasina ragmen basarilarla dolu hayatina imza atmayi surduren bir semi-genius daha... resimlerini kanvas disinda ipek ve tahta uzerine yagli boya da calisarak yarattigi tuhaf, masalsi, "distorted" dunyaya ayri bir anlam katiyor. lori earley'nin buyucu, cadi, bakire, punk, peri, anorexic, prenses, avci, super model kizlarinin hepsinin kocaman parlak gozlerinde ayni "creepy" ifade var. hepsi kendi piriltisi ve sonuklugu icinde oylece suzuluyor.
bakinca daha iyi anlasilir tabi.
















Velhasıl, Lori Earley,
avant-garde çevrelerde son günlerde en fazla konuşulan ressamlardan biri olarak geçiyor. Onu diğerlerinden ayıran özellik ise; objelerini, Versus, Donatalla Versace ve Alexander McQueen gibi dev moda tasarımcılarının koleksiyonları ile giydirmesi. Lori Earley’nin senede bir kez sergilenen yağlı boya tablolarının bu yılki adresi, Soho’daki Opera Gallery. “Solo Show: Anima Sola” adlı sergi, 28 Nisan-19 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşiyor. bu tarih aralığında New York'ta olacak birileri varsa uğrasın, bizim için de bir kaç tane yeni görüntü alsın derim... ama şimdilik 28 nisan'da açılışı yapılmış olan sergiden bir kaç görüntüye ve sergi ayrıntılarına şuradan ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

dahi anlamındaki -de'ler ayrı yazılır hilmi Cumartesi, Nisan 28, 2007 |

adam kıza sorar. "aşkım beni seviyormusun?"
kız cevap verir: "soru ekleri ayrı yazılır hilmi"
adam tekrar eder: "ya sen beni seviyormusun sevmiyormusun"
kız cevap vermez ama " soru ekleri ayrı yazılır ve soru cümlelerinin sonuna soru işaret konulur" der.
adam kalakalır.
"sorduğumada soracağımada pişman ettin. ne biçim insansın sen"
kız cevaplar: "dahi anlamındaki -de'ler ayrı yazılır aşkım."
adam: "kalsın mübeccel. sevme hiç sen beni"

Etiketler: , , ,

büyüyünce elif şafak olucam Perşembe, Nisan 26, 2007 |



-aslında kazık kadar oldum ama sanki daha büyürüm gibime geliyor-




Bir Türk olarak Strasbourg’da doğdu. Gençlik yıllarını İspanya’da geçirdi. Geldi, ODTÜ’de Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi, Siyaset Bilimi’nde doktorasını yaptı ama uzmanlığını Çağdaş Batı Politik Düşüncesi üzerine ve buna ek olarak Orta Doğu Çalışmaları üzerine yoğunlaştırdı. Akademik geçmişi onu kendi edebiyat anlayışında da besledi. Romanlarında her iki kültürün de yoğun etkisi hissedildi. Önce “Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinden Kadınsılık-Döngüsellik” adıyla yazdığı yüksek lisans tezi Sosyal Bilimler Derneği tarafından ödüllendirildi, ardından ilk romanı Pinhan ile 1998 Mevlânâ Büyük Ödülü’ne layık görüldü.

Hiçbir zaman kendini bir yere ait hissetmedi. Onu ilgilendiren hep bir bütünü bozan sapma, ana yoldan çıkan tali yol oldu. Kimi zaman katil kimi zaman kurban oldu. Kimi zaman şişman bir kadın kimi zaman usta oldu. Romanlarında hep olmadığı kişilerin içine girdi. Okurlarını her bir kitabında zaman, mekan ve farklı kültür yolculuklarına çıkardı ama tasavvuf onun edebiyatının ayrılmaz bir katmanı oldu. Aidiyetini coğrafyaların içindeki kültürlerde değil kendi içinde aradı. Onun için söylenen postmodern ya da tarihi roman yazarı gibi nitelendirmelerden mümkün olduğunca kaçındı, çünkü bu tür kategorik ayrımların yazarlar için değil kitaplar için yapılması gerektiğini düşündü.

Hangi bedenin içine girerse girsin hep “Yabancı” oldu. Enkazların ardından kelimeleri çıkardı, buyur etti haznesine. Öztürkçeci aydınlar tarafından bolca eleştirildi, çünkü onların dil anlayışını topyekûn reddetti: çünkü dili sürekli genişleyebilen bir organizma olarak gördü. Türkiye’nin batılı yüzünü temsil etmesine rağmen tasavvuf ile din ile Osmanlıca ile bu kadar yakın olması şaşırttı insanları ama o artık bu kalıpların yıkılmasının zamanının geldiğini düşündü.

Elif Şafak, şu ana kadar yayınlanan biri Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker ve Pınar Kür ile birlikte birbirlerinin ardından, birinin bıraktığı yerden yazdıkları Beşpeşe adlı romanı ile birlikte yedi romanında beşincisi olan The Saint of Incipient Insanities ı yani Araf’i İngilizce olarak yazdı. Ardından Aslı Biçen tarafından Türkçe’ye çevrildi. Çünkü Araf’i yazmaya başladığında “kelimeler onun zihnine öyle düştü”. Rüyasında zihninde İngilizce şekillendiği için öyle yazıldı. Yazdıkça kendini yazdırdı. Ritmi o dilde oldu ve bu ritim ‘Kim gerçek yabancı? Bir ülkede yaşayıp başka bir yere ait olduğunu bilen mi, yoksa kendi ülkesinde yabancı hayatı sürüp, ait olacak başka bir yeri de olmayan mı?’ sorusunu sordu.

Yazarın aynı zamanda yine Metis Yayınevi’nden kadınlık, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat konulu yazılarından bir araya getirilmiş bir seçkisi çıktı. Son olarak ise ismine bakıp da aldanmamanız gereken Mart 2006 basımlı Baba ve Piç romanı kitapevlerinde yerini aldı…

Ama tüm bunların ötesinde, benim, yazarın Bit Palas romanını okuyarak tanışmamın ertesinde onunla ilgili en güzel anım bir telefon konuşmasında şekillendi.

Ben: Elif Şafak ın Mahrem’i var mı sende…
Mabel: Evet, var..
Ben: Okudun mu peki?
Mabel: Hayır
Ben: Neden?
Mabel: Mahrem diye… (:

Ama gazetede onun haberi olmadan onunla karşılaşmam ise eminim ki daha iyi… Elif Şafak Beyoğlu Gazetesi nde Yurdaer Erkoca’yı bir görüşme için beklemektedir…

Ben: Abi bu hatun insan kim yahu.
Feryat: Elif Şafak işte…
Ben: Hadi…
Feryat: Valla…
Ben: Vay be… Hatunmuş harbi

çok eski bir yazı bu. bir dergi için yazmıştım. sonra yitik ülke'ye kısmet olmuştu. ardından site talihsiz bir şekilde tüm arşivini kaybedince bir daha da yazıyı görmedim. geçen gün bir şey için elif şafak taraması yaparken internette http://www.elifsafak.us/ diye bir siteye denk geldim. siteden kendisinin haberi var mı bilmiyorum açıkçası. çünkü onun http://www.elifsafak.net/
diye resmi olduğunu düşündüğüm bir internet sitesi vardı zaten. hoş... sitede soyadı shafak olarak geçiyor ama... herhalde okunma kolaylığı olsun diye. velhasıl, yazımı elifsafak.us sitesinde değerlendirmeler>genel bölümünde gördüm. onca büyük büyük insanın yanında benim yazımın olması da hoş elbet. neyse... buraya da kopyalayalım bari. (yazıyı imza ile yayınlamaları da taktirimi kazanmadı değil)

Etiketler: , , , ,

google bize logo yapsana (: Pazartesi, Nisan 23, 2007 |


linkler:
google bize logo yapsana - haber

google bize logo yapsana - wordpress site

Etiketler: , ,

içindeki aşkı öldürmek Cuma, Nisan 20, 2007 |

fiilin kendi içinde olması sebebiyle herhangi bir hukuki işlem görmeyeceği cinayet biçimidir.

davalı ya da davacı yoktur. daha doğrusu davacı olması muhtemel kişi çoğu zaman olayın farkında bile değildir.

ölümün bu şekli onun için hiçbir şey ifade etmez.
katil ise kaybettikleri ve içindeki acı ile dımdızlak ortada kalmıştır.
başvuracağı, hak talep edeceği
bir üst mahkeme yoktur.

içindeki aşkı öldürmek/@ekşi

Etiketler: , , , , , ,

hello friends, hello blogger Perşembe, Nisan 19, 2007 |

şimdi efendim...
blogger'a türkçe dil seçeneği gelmesi hoş tabi ama bir de tam çeviriyi becerebilselermiş daha bir güzel olacakmış. çevirileri sanırm türkçeye pek hakim olmayan birileri yapıyor zira blogda kaç yazı olduğunu gösteren bölümde "32 yazılar" demek gibi gramer hatalarını yapabilmek ancak böyle mümkün. ha, ayrıca madem türkçe dil seçeneği yaptınız, yaptığınız işi tam yapın. bir çok yerde yeniden ingilizce dilinde yapılıyor yönlendirmeler. eskisi gibi ingilizce kullanmak daha hayırlı. ki aslında zaten google ile birleşmesi ile bir sürü aksaklık olacağının garantisini daha geçenlerde bloğuma yazı girerken blogger'ın "ay şimdi şöyle bir hata oldu, o yüzden sizin gönderinizi şeyedemedik. birazdan hilmi abi gelir, o halleder" tavrından anlamıştım. (ki
blogger'ı da google'ı da severim ben normalde ama sanki ayrı ayrı daha bir güzel duruyorlardı buradan)

uzun süre
eski blogger olarak kalmak için kastım ama bir gün zorunlu bir yükseltme yapmam gerektiğini söyledi bana blogger. şimdi de şablon yükseltmeme konusunda ısrarcıyım. zira bana "blogunuzun görünümünü özelleştirmeniz için yeni bir araç geliştirdik. bu aracı kullanmadan önce şablonunuzu yükseltmeniz gerekir. yükseltme yaparak, daha önceden şablonunuzda yaptığınız değişikliklerin birçoğunu kaybedeceksiniz." diyor. değişiklikler olduktan sonra da elimde patlama ihtimali olan blogum ile alakalı bu husus için de "ancak, daha sonra da erişebilmeniz için geçerli şablonunuzun bir kopyasını kaydedeceğiz." diye sırtımı sıvazlasa da kendisine buradan "yemezler" diyorum.

(
template kodlarımı kaydettim, bekliyorum)

Etiketler: , , , ,

masal (sadi güran) Çarşamba, Nisan 18, 2007 |

aslında sadi güran'ın bu ilüstrasyonunun asıl adı kurtçuk. yıllar önce bant dergi'nin ilk sayısını elime aldığımda tanışmıştım sadi ile.

o zamandan bu zamana çok yıllar geçti ve herkes bant dergiyi, dolayısıyla sadi güran'ı da artık çok iyi biliyor.



kısacası, bence bu ilüstrasyonun adı kurtçuk falan değil, fantastik bir romandan fırlamış gibi duran karakterler dolayısıyla: masal!

Etiketler: , ,

geldi bahar ayları Pazartesi, Nisan 16, 2007 |

gevşedi gönül yayları

Etiketler:

prensten önce, prensten sonra Pazar, Nisan 15, 2007 |


kurbağayı öpmeden önce
:


kurbağayı öptükten sonra:

Etiketler: , , , ,

bis bis bis Cuma, Nisan 13, 2007 |

Uzun bir yoldan gelmiştim. Soğuktu. Karlıydı. Sessizdi. Bir ilk okul öğrencisinin daha okula ilk başladığı günde duyduğu heyecan ve korku vardı gözlerimde. Ve amatör bir oyuncunun ilk piyesine çıkmadan önce, seyircilerin karşısında herhangi bir pot kırmamak için kendine telkin verirkenki heyecanı.

Yürüyordum. Gideceğim yere varmanın telaşı ile mağazadan acele ile alınmış, normalde özel bir ayakkabıcı da yapılması gereken ama zaman olmadığı için muadili ile idare edeceğim bir tango ayakkabısı vardı ayağımda. Çokça sıkan, canımı yakan, pırıl pırıl parlayan, pembe bir peri masalında olması gerektiği gibi gıcır gıcır bir ayakkabı. Üzerimde de tam da Moskova sokaklarına yaraşır bir palto ile şapka.

Sana yürüyordum. Kalabalık umrumda değildi. Ben asıl sana yürüyordum. Kaldırımda ilerlerken omzuma çarpanları umursamayıp sana geliyordum. Çünkü eğer umursasam bir şeyler olacak ve ben sana gelemeyecektim.

Tanımadığım sokaklardan geçiyordum ve hiçbir şey dikkatimi dağıtmasın diye başım dik, çevreye bakınmadan yürüyordum. Yine tanımadığım bir apartmanın kapısına geldim. Tanımadığım bir kişinin ziline basıp beklemeye başladım. Otomatiğe basıldığında çıkan o sert sesle kendime geldim. Apartmana girdim ve asansörü beklemeye başladım bu sefer de. Zaman geçmek bilmiyordu ve bu bekleyiş yavaş yavaş beni sinirlendirmeye başlamıştı. Asansör ile yukarı çıktım. Kapı açıktı. İçeride çalınan müzik tüm apartmanda yankılanıyordu. Kapıda beni karşılaması gereken sen yoktun kapıda. İçeride bir başka kadını beline sarılmış dans ediyordun. Mutfakta birileri sohbete dalmıştı. Birisi üzerimdeki paltomu ve şapkamı almak için elini uzattı bana. Onları verdikten sonra dans ettiğin odanın kapı eşiğinde seni izlemeye başladım. Yüzün artık yaşının verdiği olgunlukla daha ciddiydi. Aradan yıllar geçmişti ve biz artık büyümüştük. Gözlerin hala eskisi gibi parlaktı. Zayıflamıştın ve bu, yüzünün hatlarının daha belirgin olmasını sağlamıştı.

Benim orada durduğumu fark ettin ve yüzünü bana dönüp gülümsedin, hiçbir şey yokmuş gibi… ben de sana. Müziğin sonlanmasına yakın dikkatin varlığımdan dolayı dağılmaya başladı ve birkaç hareketi yanlış yaptın. Dansettiğin kadın bozuntuya vermedi ve istersen ara verebileceğinizi söyledi. Karşı çıkmadın.

Zarif bir hareketle gülümseyerek bis yaptınız. Kadın pencere kenarına doğru yürüdü, sen bana. Belli belirsiz bir reverans yaparak beni dansa davet ettin, başka bir parça çalmaya başladı ve ben kabul ettim dansı.

Cilalı parkelerin üzerinde, odanın tam ortasında dansa başladık. İyice ustalaşmış ve beni dilediğin gibi yönetebilmeye başlamıştın. Ben de hata yapmaktan korkarak kendimi sana iyice bırakmıştım. Beynim gitgide uyuşuyordu. Yolda içtiğim kanyağın etkisini artık iyice hissediyordum. Dans ederken içip içmediğimi sordun cevabını bilerek. Topuklu ayakkabılar artık iyice canımı acıtmaya başladı. Yorulduğumu söyledim ve dansı bıraktık. Yüzümü avuçlarının arasına alıp küçük bir öpücük kondurdun dudağıma ve elimden tutup beni içerde yüksek sesle kahkahalar atan, abartılı jest ve mimikleri ile ruhumu kirleten konuşan, gülüşen, dedikodu yapan kadınlı erkekli grubun yanına götürdün beni.

Oturdum. Aslında onların arasında nasıl da olmak istemiyordum. O kadını görmekten nasıl rahatsız oluyordum bir bilsen… sustum. Konuşmak istemiyordum hiç. Bahsedecek hiçbir şeyim yoktu onlara. Bahsetsem de anlayabileceklerini hiç sanmıyordum zaten.
Sen onlardan biri gibi sohbete daldın. Bir an kendimi yapayalnız hissettim orada. Gitmek istedim. Ne işim vardı zaten, bilmiyordum.
Sen? Hayır… benim olmadığım bir çok zaman orada uzun saatler geçirmiştin ve ben o zamanlardan çok daha fazla huzursuzdum şimdi yanımda olmana rağmen.

İçkinin etkisi ile gözlerimden alevler çıkıyordu sanki. Parmak uçlarımdan saçımın teline kadar kıskanıyordum seni ve seni orada bırakıp gitmek istemiyor, o binadan tek başıma çıkmayı gözüm yemiyordu. Gitmeliydim oysa ki. Orada durdukça dişlerimin arasında acı sözler birikiyordu. Dişinin kavuğuna giren yiyecek artıkları nasıl rahatsız ederse ve onların varlığından dolayı sürekli dilinle orayı kurcalama isteği neyse, o anda o sözler de bana aynı hissi veriyordu. Sürekli onlarla oynuyor, cümle içindeki dizilişlerini değiştirip değiştirip, çıkarıp atmak istiyordum ağzımın içinden, fakat dudaklarımı aralasam çıkıvereceklerinden korkarak sıkı sıkıya kenetlemişim ağzımı. Konuşmayışım rahatsız etmişti seni ama bir konuşsam susmayacağımı bilmiyordun o anda. Farkında bile değildin durumun.

Ondan sonrasını anımsamıyorum. Ne yaptım, ne dedim, canını yaktım mı? Bilmiyorum. Bir ara bir odaya girip bağırdığımı anımsıyorum sana. Ama ne dedim, bilmiyorum. Tek anımsadığım daha sonra yaptığım bu ihtiyatsız ve kesinlikle kuralına göre oynanmamış hareketten pişman olduğum. Binadan tek başıma çıkmıştım seni o halde bırakıp. Eski beyaz bir köşke yürümüştüm koşar adımlarla…

Peki geri almak ister, o güne dönmek ister miyim şimdi? Hayır. Asla.

Etiketler: , , , ,

anımsa barbara Perşembe, Nisan 12, 2007 |

Barbara

Anımsa Barbara
Yağmur yağıyordu o gün Brest’te durmadan
Yürüyordun gülümseyerek yağmur altında
Şaşkın hayran sırılsıklam
Anımsa Barbara
Siam sokağında rasladım sana
Yağmur yağıyordu Brest’te durmadan
Gülümsüyordun
Gülümsüyordum
Tanımıyordum seni
Sen de beni tanımıyordun
Anımsa gene de anımsa o günü
Unutma
Saçağın altına sığınmış bir adam
Adını ünledi
Barbara
Koştun ona doğru yağmur altında
Şaşkın hayran sırılsıklam
Atıldın kollarına
Anımsa bunu Barbara
Sen diyorum diye de bana kızma
Sen diyorum bütün sevdiklerime
Ancak bir kez görmüşsem bile
Sen diyorum bütün sevişenlere
Tanımasam bile

Anımsa Barbara
Unutma
O yumuşak mutlu yağmuru
Mutlu yüzüne yağan
O mutlu kente yağan
Denize yağan
Tersaneye yağan
Ouessant gemisine yağan yağmuru

Ah Barbara
Ne aptallıktır savaş
N’oldun şimdi sen
O demir o çelik o kan yağmuru altında
Ya o adam n’oldu seni yürekten
Kucaklayan
Öldü mü kaldı mı n’oldu

Ah Barbara
Yağmur yağıyordu Brest’te durmadan
Eskiden nasıl yağıyorsa öyle
Ama artık bildiği gibi değil bura yokoldu her şey
Yıkık bitik bir yas yağmuru şimdi yağan
Demir çelik kan fırtınası bile değil
İtler gibi kuyruğunu titreten
Bulutlar yalnız bulutlar
Brest’te sular boyunca yitip giden itler
Çürümek için gidiyor uzaklara
Hiçbir şey kalmayan Brest’ten
Çoook uzaklara


Jacques PREVERT


(çevirideki düzeltmeler için Sevcan PALUT'a teşekkürler)
orjinal çeviri: Teoman AKTÜREL

ağrı dağı Çarşamba, Nisan 11, 2007 |

agri daginın eteginde ucan guvercin olmak isteyenlere!

siz önce bi apartmanınızın çatısına çıkın da... ondan sonra ağrı dağına niyetlenirsiniz (:

LOST (dikkat spoiler içerebilir) Pazartesi, Nisan 09, 2007 |

gece üşenmedik LOST üzerine teoriler yaratıp durduk. aslında kafamıza araf fikri oldukça yattı ama yine de bazı sahneler bunu tam oturtamamıza sebep oldu. yine de mr. eko ile boone'un ölüm biçimleri, adada sağ kalanların daha önceki ilişkileri derken yönetmen ve senaristlerin dudağını uçuklatacak derecede saçma yorumları da edip kendi aramızda bir LOST cast'ı oluşturduk. karakterleri görünüşlerine göre değil de hayata bakışları ve olaylara yaklaşım biçimlerine göre yerleştirdik daha çok. elbette kimi karakterlere bir türlü rol biçemedik yahut bazılarında dalgaya aldık ama yine de biraz olsun LOST'a yerleştik gibi. kimilerinde ise cinsiyeti göz ardı ettiğimiz de oldu (:

işte LOST'ta yer alan ana karakterlerin bize yansımaları:

jack: mehmet ozman
john locke: mehmet
kate: aslı
sayid jarrah: erdinç
sawyer: selen
jin: ayhan
sun: ceylan
charlie: clement
claire: zeyno
hurley: berna
ana lucia: neslihan
shannon: gülay
boone: hüs-oytun
juliet: banu
michael: elbey
libby: ayla
walt: engin
mr. eko: zorbey
danielle: öküz tuğba
desmond: emre
hanry gale-ben: süleyman
esmeray: bora (ufka bakan kadın)
kocası: gökhan

en kral rol bana geldi desem yeridir. vallahi herkes
sawyer için cuk oturdu dedi bana. nilgün'ü de set fotoğrafçısı olarak tayin ettik. aslen kate konusunda aslı ile nilgün kapıştılar ama kate daha çok aslı'ya uydu. çünkü bizim nilgün asla kıçını kaldırıp yaban domuzu avlamaz. ayrıca kafes fantazisi olmadığı gibi bana bi' ilgisine de rastlamadım.

yalnız ben de adadaki tüm taş hatunları götürüyorum, bilmem dikkatinizi çekti mi? :D

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

başlıksız |

oturduğum yerden, pencerenin dışından kuş sesleri geliyor kulağıma. sakin bir nisan akşamüstüsü. pazartesi günü. herkes işinde. içerde arkadaşım hazırlanmakta.

korna sesleri ile kuş sesleri karışıyor. şekerli türk kahvemi yudumluyorum bir sigara yakıp.

hayatın basit ama güzel renkleri bunlar. çok alacaya ihtiyacımız yok. basit bir yeşil ile basit bir mavi yeter. bir de yürü yürü bitmeyecek güzel sahil akşamları...

Nisan Pazar, Nisan 08, 2007 |

güzel havalar, uzun yürüyüşler, ılık rüzgarlar...
mayısa bir adım daha... ölümlere bir adım daha yaklaşıyoruz...
gidenler gülüşecek anı bırakmıyor ki bize. acı bir tebessüm asılı kalıyor dudağımıza.
yalnızlık zor be...

hatırlamak;
hafızamız ne büyük bir yük, ne büyük bir ceza

unutmak?
ne zaman? nerede?

Etiketler: , , , ,

namüsait apokaliptik yaylaya yayılmış kısa saçlı ampirik heidi Cuma, Nisan 06, 2007 |

şair burada heidi kızımızın bir gününden bahsetmektedir. bu heidi kızımız o gün içkiyi fazla kaçırmış olmasından sebep yolunu şaşırmış ve kendini bi anda namüsait apokaliptik yayla'da bulmuştur. "madem küresel ısınma var neden yaylada uzun bir yürüyüşe çıkmayayım ki" der ve o yürüyüşün sonunda çimenlerin üzerine boylu boyunca uzanır.

ve olaylar gelişir...

Etiketler: , , , ,

tuttuğum kurbağayı prense çevir butonu Perşembe, Nisan 05, 2007 |

sosyomat bana prens bul lan allahsız
(yahut oradan bana şunların olmuşundan versene 1kg)


mevzuyu seviş moduna getirmeden kurbağa kıvamındaki adamı prense çevirme butonu. bir nevi "level yükseltme".

(öpe öpe olacak iş değil. hem her öpüşmede prense dönüşme garantisi de yok bu kurbağaların. e, orasını burasını mıncıklamakla da olacak iş değil. ihtiyaç dahilinde en yakın mevkide lazım efendim bu butonlardan...)

ama önce, öyle "ay ellerimi siğil bastı, her yerim battı" demeyecek, tutacaksın kurbağayı. sonra "ya allah" deyip atacaksın mavi hapı ağzına. ondan sonra zaten gelen ağam, giden paşam... gelsin prensler, gitsin şovalyeler...

Etiketler: , ,

kulağıma en çok çalınanlar Pazar, Nisan 01, 2007 |



en sevdiklerim. hep dinlediğim, hep dinlettiklerim...
kulağıma en çok çalınanlar

gıcıklığına dilbilgisi dersi Salı, Mart 27, 2007 |

1 - dahi anlamındaki "-de" ayrı yazılır
(ipucu. eğer cümlenizden bu eki kaldırdığınızda cümle anlamında değişlik olmuyorsa o "de" ayrı yazılmalıdır.
bknz: "ben de geldim", "ben geldim" (cümle anlamında değişme değil, daralma meydana getirir sadece)

1-a

bir de ama anlamına gelen ve ayrı yazılması gereken bağlaç "de" ler vardır ki, kafanız karışır mı bilmem...

kişinin kendinin ya da karşısındaki insanın son söylediği cümleyi referans alarak iki cümleyi bağladığı "de"ler de ayrı yazılır.
bknz:
- Bir gün inşallah bu susuzluktan kurtulacağız...
- kurtulacağız da, ne zaman onu bilmiyorum."

mesela

- "iyi dedin, güzel dedin de ..." yine aynı şekilde ifadeyi pekiştiren, biraz önceki "kurtulacağız da, ..." ile aynı kuralla kullanılmıştır.

2 - bulunma hali olan de birleşik yazılır
(bknz: "nerdesin?" - "evde")

3 - soru ekleri ayrı yazılır. özel ismin ardından gelen soru eki üst tırnak ile ayrılmadan ayrı yazılır.
("mi", "misin vb. gibi)

4- dilimizde anlatımı ve anlamın doğru aktarımı için çeşitli noktalama işaretleri vardır.

5- Cümle başındaki kelimenin ve özel isimlerin ilk harfleri büyük yazılır.

6- Özel isimlerde bulunma hali olan "de, da" ekleri üst tırnak ile ayrılır ama eğer dahi anlamında kullanılırsa üst tırnak kullanılmadan ayrı yazılır.

7- Tıpkı dahi anlamındaki "de" gibi "ki" bağlacı da ayrı yazılır. Yokluğu cümle anlamında değişiklik yapmaz ama iki cümleyi birleştirmede kullanılması açısından dili zenginleştiren öğelerdendir.
bknz: "Bir yemek yapmış ki, yeme de yanında yat"
"Bir yemek yapmış, yeme de yanında yat"
[bu cümlede hem "ki", hem de "de" eklerinin doğru kullanımları yer almakta]

8- Sıfat ve zamir yapan "ki" eki bitişik yazılır.
bknz: "Yarınki sınav ertelendi."

9- "Ya da" her zaman ayrı, "veya" her zaman bitişik yazılır.

10- "birçok", "hiçbir" birleşik, "pek çok" ayrı yazılır.

11- bu da bir başka sitedeki bir üyeden (zucka) alıntı: dahi anlamında "te" yoktur. Eğer dahi anlamında kullanılacaksa kullanılan kelimenin son harfinin sert veya yumuşak ünsüz olması yazımını değiştirmez.

günlük sözlük

kifayetsiz muhteris: yetersiz, yeteneksiz ya da donanımsız, deneyimsiz, eğitimsiz, görgüsüz (kifayetsiz) ama hırslı, kendini oldum sanan, kendini pek çok şey sanan ya da buna layık gören kişi (muhteris) tanımlamada kullanılan, özellikle Oğuz Atay romanlarında bolca rastlanabilecek ve Emre Kongar'ın çok sevdiği bir tabir.

"Fazileti olmayan insan, hayvanların en kirlisi, en vahşisi, en muhteris ve en doymak bilmez olanıdır" - Aristoteles

fazilet: yüksek değer

ps: İlginç... Üşenmedim yazdım bunları (:

Etiketler: , , , ,

genç magritte Pazar, Mart 25, 2007 |














Genç Magritte'in işleri elimize geçebilseydi herhalde bunun gibi işleriyle karşılaşırdık, değil mi?

Etiketler: ,

bir dondurulmuş köftenin günlüğünden Cuma, Mart 23, 2007 |

köfte hayatı...

"canımı bu gün çok yaktılar günlük. ne güzel arkadaşlarımla şu sıcak havada serin serin oturuyorduk. sonra nedense bir süredir gayet mutlu takıldığımız yerden bizi ayırıp mutfak tezgahının üzerine koydular, balık istifi gibi dizdiler. bi de öylece bırakıp gittiler. yani insan bir düşünür, madem alıp getiriyorsun evine, ne diye alıştığı yerden kaldırıyorsun adamı. neyse, sonra tabi biz sıcağı görünce karpuz gibi erimeye başladık yavaştan. şukufe ile aylin fena saldılar yağlarını. peyami abi iyi gibiydi ama onun şansı gölgeye düşmesiydi. beni sorarsan rafadan yumurta gibiyim günlük. yine de iyi yönünden bakmak lazım. bizi bu gün baya bi allayıp pulladılar. sanırım buradan başka bir yere geçeceğiz. üzerimizdeki ince parlak kağıda sarılmış olmamıza bakılırsa dışarı çıkma ihtimalimiz bile olabilir. heyoooo.
neyse, sanırım birileri geliyor sevgili günlük. sonra konuşuruz."

mutfağın dışında holden sesler gelmektedir.

adam: 1,5 saattir portmantonun önünde seni bekliyorum
kadın: bir de beni düşün. yıllardır aynı manzarayı seyrediyorum bir burun ve arkadaşları
adam: çok komik.. kadınların sıradan bi evden çıkma olayını neden bu kadar büyüttüğünü anlamıyorum, sanki bir daha dönmeyeceğiz, gidip bi evin bahçesinde köfte yiyeceğiz altı üstü.
kadın: ona barbekü partisi deniyor canm
adam: öyle mi? peki köftelerin bundan haberi var mı? yoksa bizim salak köfteler sadece aşağılık bir mangalda can vereceklerini mi düşünüyorlar. halbuki ne can vermesi, parti yapıyor angutlar, değil mi?

Etiketler: , , , , , ,

ama arkadaşlar iyidir... Perşembe, Mart 22, 2007 |

çocukluktan beri berabersinizdir... yanyanasınızdır. iyi günde kötü günde destek olacaksınızdır birbirinize. gözyaşı aksa canınız acıyacak, sevinse zıplayacaksınızdır. "birimiz için hepimiz hepimiz için birimiz" gizli anlaşmanızın ikinci maddesidir.

araya mesafe girmesi mühim değildir. karşılaştığınız ilk anda sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibi tekrar aynı geyiklerinize döner, sanki biraz önce berabermişcesine sohbetinize kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.

gün gelir, büyürsünüz. hayatın içinde kaybolur gider duygularınız. aslında artık eskisi kadar yakın değilsinizdir. son gelişmelerden haberdar oluşunuz tesadüf eseridir. ortak tanıdıklar sayesinde duyulan haberleri sanki yeni duymuyormuş gibi suskunlukla karşılarsınız, diğerlerine durumun vehametini hissettirmemek adına.

canınızı onların yanına gitmek ister ama ayağınız kımıldamaz yerinden. aradıklarında, sorduklarında sevinirsiniz. onlar sizin geçmişinizdir. çocukluğunuz, ergenliğiniz yitip gider sanki onlar gitse.

...ama yorulmuşsunuzdur. sabrınız eskisine nazaran daha azdır. sevgi yeterli değildir. kazık kadar olup güya törpüleneceğinize daha az sabırlı, çokça aceleci ve sinirli olmuşsunuzdur. onların üzerine biçtiğiniz yüce değerler değişmez ama daha çok farkındalık çöker üzerinize. kimi şeyleri kaldıramaz, bazı şeylere anlam veremezsiniz. kimsenin canını sıkmamak, keyfini bozmamak adına kendi içinize çekilirsiniz ve zaten bunun akabinde yavaş yavaş uzaklaşırsınız hayatınızın bir zamanlar merkezinde olan kişilerden.

onlar bir kenarda bekler. karşılıklı sevgi devam eder ama araya adı konmamış bir mesafe konur. belli bir süre, en azından taraflar kendine gelene dek bu perde ilişkiye iyi gelir.

ama 'yine de' arkadaşlar iyidir...

Beni Seç! Salı, Mart 20, 2007 |

Beni Seç
Yazar : N
ancy Vonk, Janet Kestin
Yayınevi :
MediaCat Kitapları

Mediacat Yayınları'ndan çıkmış "reklam dünyasında tutunmanın okulda öğretilmeyen yolları" üzerine nancy vonk ve janet kestin'in ortak olarak kaleme aldıkları ve derledikleri kitaptır. içinde aynı zamanda reklam dünyasında hem aktif olarak rol alan hem de eğitimci neil french, david droga ve bob barrie'den tavsiyeler yer alır.

kitabın ortaya çıkışı ünlü reklamcılara yöneltilen ve bir çok yeni reklamcı adayının endişelerini ortaya çıkaran sorulardır. sektöre girmeden önce tüm o hayranlıkla izlenene reklam dehalarının da aklında vakti zamanında kendilerine sordukları sorulardır bunlar.

yazarların önsözlerinden önce bir dönem ogilvy kuzey amerika departmanın yaratıcı müdürü olan rick bayko'nun önsözüne yer verilir.

gittiği bir çok okulda öğrencilerin ona sorduğu sorular benzerdir. daha sonra ignacio oreamuno'nun ihaveanidea.org sitesi ile tanışır. burada kendini oreamuno'nun ricası üzerine "reklamcılık sektörüne nasıl girdiğinizi bize anlatır mısınız?" sorusunu cevaplarken bulur.

daha sonra bu iş alıp başını gidecek ve sitede "reklamcılarla röportajlar" diye bir bölüm yer alacaktır.

nancy, janet ve ignacio'nun bir çok büyük reklamcı ile irtibatı sürdürerek onlarla düzenli olarak bu bölüm devam ettiriyor olması üzerine "ask jancy" nin -sitede yer alan bölüme nancy ve janet isimlerini birleştirerek buldukları isim, bir anlamda bize sor- zengin içeriğinden faydalanarak sektöre girmek isteyenler için bir klavuz kitap projesinden bahsedilmeye başlanır. jancy'ye gelen ve nancy ve janet'in tarafından sorulan sorularla verilen cevaplarıyla beraber ünlü reklamcılardan tavsiyeler...

kitapta sadece reklamcılııkta tutunmanın hin-cin yollarından bahsedilmez. asıl önemli olan soru "hakikten reklam yapmak için mi doğmuşum?" sorusudur. zira yıllar boyu belli bir eğitimden geçen, workshoplara katılan, reklam üzerine bir çok şey okuyup, tvlerde görüdüğünüz kimi reklamlardan sonra aslında ortalamanın altında olan reklamcılık anlayışından sebep kendinizi kimi zaman bir reklam dehası olarak düşünmenize yol açan şeylerin gerçekten ne olduğunu; her insanın hayatından bir kaç kez gerçekten iyi fikirler bulabileceğini ama asıl önemli olanın bunu periyodik olarak devamlılığını sağlamak, çok yönlü bakabilmek olduğunu anlatır.

yanılgılarınızdan kurtulmak için bir rehber olarak düşünülebilir bu kitap. zira sorularınıza tam bir cevap veremez ama sizin asıl olmanız gereken yere yönlendirebilir.


işletme-iktisat, bankacılık, tıp * gibi okullar okuyup bir anda kendini günümüzün en revaçta mesleklerinden olan reklamcılık dünyasının şaşalı lakin kurt kapanı ortamlarında salınabileceğini zanneden girişimcilere acı gerçeklerden bahseder. gerçekten yaratıcı olabilirsiniz. harika fikirler üretebilirsiniz ama reklamcılık çok başka bir dünyadır. ne kadar devam edebilirsiniz ki, bu dünyanın içinde bir çok zeki veya yetenekli olmadan yaratıcı işler çıkaran insanlar da vardır. maksat "bu reklamı keşke ben yapsaydım" dedirtebilmektir.

charles mignus'un dediği gibi: "herkes basiti karmaşık bir hale sokabilir. asıl karmaşık olanı basitleştirmek yaratıcılıktır"

en önemli gaye "fark edilmek"tir. ki zaten kitabın kapak tasarımından tutun da ismine kadar amaç fark edilmek üzerine kurgulanmıştır. şu anki basımında kapak tasarımında büyük harflerle beni seç! ibaresi yer alır. çevresinde küçük küçük siyah portfolyo çantaları vardır. sağ üst köşede ise diğerleri ile aynı boyda ve aynı kalitede olan bir çanta ise kırmızıdır. işte olay bu kadar basittir. merak uyandıran bu çanta tüm diğer siyah portfolyo çantalarından ayırdedilmektedir. işveren yahut malı satın alacak kişi ilk etapta ona bakacaktır. bu da diğerlerinin arasından sıyrılmanızı sağlar.

kimi firmaların piyasaya çıkışlarında amaçları ilk etapta müşterinin ürünlerini denemesini sağlamaktır. bunun için gizemli, ilginç yöntemlere başvurmaları da işte bu nedenlerdir.

siz de eğer kitabın ilk bölümünü oluşturan "reklamcılığa uygun muyum?" sorusuna olumlu cevap verirseniz bundan sonrası için kendinize dikkat çekmek için çeşitli yöntem arayışlarına girmek durumundasınız.

unutmayın: "farklı olan kazanır"

sen seçildin, peki. çok güzel. işte bundan sonra da kendi satışını en iyi şekilde yapmanın yöntemlerine geçilir. unutma. ne kadar iyi bir pazarlamacı olursan malının değeri -kendini işverene pazarlıyorsan da senin hizmet değerin-* o kadar yükselecektir.

Etiketler: , , , ,

ilaçlama aracının arkasından koşan sinek Pazartesi, Mart 19, 2007 |

önsöz: öylesine bi entari

*

sinektir. hava güzeldir. kendine eğlence arıyordur. bir sahil kasabasındadır. kimse motorlu araç kullanmıyordur ve bu yüzden yollar bomboştur. eşini-çoluğunu çocuğunu kapan sahile inmiş çay içmekte, tavla oynamakta ve hatta kimileri rıhtımda ziftlenmektedir.

bahçelik alanda ısıracak, kulağının dibinde vızıldayacak kimse yoktur. yalnızdır. geçen geceki kıyımda her derdine koşan ve en baba dostlarından olan hilmi abi'yi kaybetmiştir. acılıdır. bu uzun yaz günleri onsuz nasıl geçecek, acısı nasıl dinecektir. sevdiceğinin bir bal arısının bal kovanlarına kanıp gidişinden de oldukça zaman geçmiş, cinselliği, yek vücut olmayı unutmuştur. annesi ile babası bir kaç gündür ortalıklarda görünmemekte, onların da hayatından endişe duymaktadır.

vakit çoktan gece yarısını geçmiş, çöpçüler çöpleri toplamaya gelmiştir. uzaktan onları izler. canı tek bir kanat çırpmak bile istemez onlara doğru. hilmiye teyze'lerin karşı konulmaz salata artıklarının arasında delicesine dolanan arkadaşı sinek seyfi çöpçüleri görünce oradan yavaş yavaş uzaklaşır, selami'nin yanına gelir. bir kaç hoşbeş geçer aralarında ama sinek seyfi, selami'nin canını sıkkın görünce onu biraz yalnız bırakmaya karar verir. annesi ile babasının karşı villadaki çatı katında hapis kaldığını ama sabaha orada temizlik yapılacağından öğlene doğru kavuşacakları haberini verip yanından ayrılır.

sinek'in içi ferahlar ama bu kısa sürer. ilaçlama ekibi çöplerin alınmasından hemen sonra sokağa girer ve ellerindeki hortumu oraya buraya püskürtmeye başlar. selami kararsızdır. aklından geçenleri savuşturmaya çalışsa da beyni vızz vızzz çalışmaktadır. sonunda karar verir.

onun artık hayattan çok da fazla beklentisi yoktur... ha ölmüş ha ölmemiş... ne farkeder?
bir anda yerinden doğrulup zaten ilacın etkisi ile hafiften başı dönmeye başlamış bir şekilde sinek ilaçlama aracının arkasından koşmaya başlar.

annesi selma ile süleyman acı dolu gözlerle onu karşı villanın catı katından izlerler ama kanatları ve bacakları bağlıdır...

selami amele sümüğü gibi yere yapışır... hemen oracıkta can verir.

mahallenin efsanesi olan sinek selami'yi herkes büyük bir cesaret timsali olarak anlatır ama aslında onunki anlık bir cinnet ve buhran anından başka bir şey değildir.

*

sonsöz: ölmeden biraz önce seyfi'nin söylediğine göre "bir efsaneydi bir efsaneydi senle beraber olmak, gözlerinle buluşup ellerine dokunmak" diye bir hakan peker parçasını söylüyormuş rahmetli. hala selvi'yi unutamamıştı garip.

Etiketler: ,

silmek zorunda kaldıklarım

"bir kısım medya nedeni ile pek de kimsenin bilmedğini zannettiğim, doyasıya abidik gubidik fotoğraflarımı koyduğum ve kendimce hikayelerini yazdığım blog sayfam aslında pek de bilinmiyor değilmiş. bu yüzden ne yazık ki eskileri silmek durumunda kaldım. Bunun yerine fotoğrafsız fotoğraf hikayeleri olsun istedim ama bir sefer yolunuzdan sapınca artık geriye dönüş pek mümkün olmuyormuş. Çok sık olmasa da ara ara, ara sıra, aklıma geldikçe, içim çıktıkça yazacağım buraya. yorum alanım pek görünür sayılmaz ama yorum yapmasaydım çıldıracaktım diyen birileri için olmazsa olmaz diyerek yazıların yorumlama bölümünü açtım. Pek talep olmasa da bazen bir şeyler yazarken yakalıyorum insanları. Şimdilik söyleyebileceklerim bunlar. Bundan iyisi canınızın sağlığı. Bir sonraki yazıda tekrar görüşmek üzere, hoşça kalın. sevgi ve huşu ile, yamookprincess."

başka bir sayfaya götür beni, çok sıkıldım...
Başka bir sayfaya götür beni, çok sıkıldım...