<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=30242405&amp;blogName=N%C3%A2m%C3%BCsait+Apokaliptik+Yayla&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http://yamook-s.blogspot.com/search&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http://yamook-s.blogspot.com/&amp;vt=8240097831918585174" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div>

Yazar Hakkında

"havaalanlarında, süpermarketlerde unutulan/kaybolan küçük, "hiperaktif", "siberaktif" bir çocuk"

nâmüsait apokaliptik yaylaya yayılmış kısa saçlı (y)ampirik heidi:

"şair burada heidi kızımızın bir gününden bahsetmektedir. bu heidi kızımız o gün içkiyi fazla kaçırmış olmasından sebep yolunu şaşırmış ve kendini bi' anda namüsait apokaliptik yayla'da bulmuştur. "madem küresel ısınma var neden yaylada uzun bir yürüyüşe çıkmayayım ki" der ve o yürüyüşün sonunda çimenlerin üzerine boylu boyunca uzanır. ve olaylar gelişir..."

Başucu Siteleri

son on zırva

zamanın ötesindeki yazıları

E-mail üzerinden blog postu gönderme denemesi Cumartesi, Eylül 10, 2011 |

Açıkçası nasıl olacağı hakkında hiçbir fikrim yok. Deniyorum, bakalım olacak mı?

Posted via email from elkeschmitter's posterous

Elke Schmitter nerede, ne yapıyor? |

Merhaba,

Uzun zaman oldu, görüşmedik burada. Önemsemediğimden değil, tamamen unuttuğumdan. :) Son zamanlarda internet üzerinde nerelerde, ne yapıyorum merak ederseniz;

Tumblr'da bir şeyler yazıyor, Twitter'da twitliyor, Flickr'da fotoğraf bakınıyor, Friendfeed'de forum sohbetlerini okuyor, Foursquare'de gittiğim yerleri paylaşıyor, Formspring.me'de sorularınızı yanıtlıyorum. Çok sık olmasa da arada bir Namüsait Apokaliptik Yayla'ya uğruyorum.

Sizi de beklerim.

Sevgiler,

Posted via email from elkeschmitter's posterous

"İnternetime Dokunma" yürüyüşü. Pazar, Mayıs 15, 2011 |

Etiketler: , , , , ,

Özgür İnternet için 15 Mayıs 2011 Pazar günü 14:00'da Taksim'deyiz! |

 

Etiketler: , , , ,

Bir öğrenci, bir öğretmen, bir müfettiş... Cumartesi, Nisan 23, 2011 |

Geçenlerde itiraf.com'da okudum. Günün anlam ve önemine en uygun vakit gün, bugündür sanırım. 

Durum daha güzel özetlenemez, müfettiş olmamasına rağmen rolünü iyi kıvıran duyarlı insan da durumu böyle güzel idare edemezdi. Bravo!

Bir öğrenci, bir öğretmen, bir müfettiş @itiraf.com
Yüzünün renginden ve her halinden hasta olduğu belli olan 9-10 yaşlarında bir öğrenci metroda bir koltuğa oturmuş ve yolculuğumuz başlamıştı. Başında bekleyen bir kadın, "Sen hangi okulun öğrencisisin. Öğretmenlerin sana büyüklerine yer verilmesini öğretmedi mi? Kalk bakayım ben öğretmenim!" diyerek çocuğu kaldırdı ve yerine oturdu.
Çocuk ayakta durmakta zorlanıyordu, düştü düşecek... O sırada ayakta bekleyen bir adam, kadına yaklaştı ve "Sen hangi okulun öğretmenisin? Hasta insanlara yer verilmesi size bu yaşınıza kadar öğretilmedi mi? Makamınıza göre kullanacaksanız eğer metroyu, kalkın bakayım ben müfettişim!" dedi ve çocuğu tekrar yerine oturtturdu. İşte ben böyle insanları ayakta alkışlarım, lütfen nesliniz tükenmesin!

Etiketler: , ,

Babişko (23 Nisan notu) |

23 Nisan'da blogumu bir çocuğa verecektim, unuttum. Bunun üzerine çocukken yazdığım bir şeyi bulup post etmeye karar verdim. 

Babama yazdığım bir not ile görevimi tamamlıyorum.


Babişko,

Okuldan geldim, evde yoktun. Ben Gülaylara iniyorum. (7 numara) Annem gelince ona söylersin.
Seni seviyorum.
Kızın Selen

Etiketler: ,

Ekip Film tedirginlikle sunar: Kaybedenler Kulübü Salı, Mart 29, 2011 |



Kaybedenler Kulübü: http://www.kaybedenlerkulubufilm.com

 
Kaybedenler Kulübü'nü izlemeyen kalmasın ulan! Hatta mümkünse Kadıköy REXX sinemasında izleyin, filmden çıktıktan sonra da çıkıp Hera'da ya da Teachers'ta iki bira çakın. Yapın bunu!

Son günlerde Prensesin Uykusu ile birlikte en sevdiğim filmlerden biri oldu bu. Sözüme güvenin... Bi' de oturun şunu dinleyin, vurun dibine!


Yakın iyice canınızı.


Sonra...


Sonrası yok... pompaya devam!

Etiketler: , , , , , , ,

Hızla iyileşmek buysa... Pazartesi, Mart 21, 2011 |

Doktora diyorum, ben iyiyim. İyisin iyisin, hızla iyileşiyorsun diyor ancak ilacı basıyor. Serumu bitti, şurubu geldi. Şurubunu kapatamadan, vitamini eklendi. Yetmedi, şimdi bir de avuç büyüklüğünde hapları ikişer ikişer sabah-öğle-akşam içiyorum. Ne idüğü belirsiz bir sandoz türü ilaç da üzerine cila; günde dört defa! Üstelik hepsi tok karnına. Ne o, karaciğeri topluyoruz. Ulan ne toplanmaz ciğermiş bu?!

İlaç içmek için düzenli beslenme tavan yaptı. Ben hayatımda bu kadar ilacı birarada görmedim ama şimdi yemekten sonra bitmek tükenmek bilmeyen bir ritüelim; ilaç seansım var. "Kahve yok, sigara yok, sokak yok, ne var lan it?" durumu bir nevi. Bitecek sonunda ama dönüşüm ne yazık ki pek de muhteşem olmayacak zira pek çok şeyden de soğudum bu aralıkta.

Öyle işte...

Hâlâ hissediyorum karaciğerimi. İlginç bir duygu. Biraz fazla hareket etsem, hareket dediğim banyo yapmak, günlük bakım gibi basit şeylerde bile dalağım da göz kırpıyor hemen. Tamam, seni de unutmadık. Gel, senin de okşayayım başını, lanet olsun.

Sen de gitme Salı, Mart 15, 2011 |

Bahardan kalma bir gün... evdeyim. Güneş sayesinde ev ışıl ışıl. Tülün arasından sızan güneş ışığı evin içinde türlü oyunlar yapıyor. Kedi mutlu, her gün annemin koyduğu bulgur tanelerini yemeye gelen kuşların uğrak yeri pencerenin kenarında uyukluyor.

TRT gündüz kuşağında güzel diziler var. Biri "Sen de Gitme". Bildik, usta oyuncular... Temiz bir senaryo. Hani, "halk bunu istiyor" deniliyor ya, bu diziyi prime time'a koysalar, biraz da pompalasalar aynı halk bu diziyi de izler aslında. Neyse... konumuz bu değil elbet.

Bahardan kalma bir gün... evdeyim. Okulu asmış gibi hissediyorum kendimi. Sene 2004. Ziverbey'deyim. Şimdi o pembe köşkte arkadaşlarım, şu saatlerde öğle yemeğindeler yüksek ihtimal. Müjdat Hoca ailelerinden, yuvalarından ayrı kalmayı göze alarak binbir hayalle İstanbul'a gelmiş tiyatro gönüllüsü öğrencileri için ev ortamından uzak kalıyorlar diye öğle yemeklerini porselen tabaklarla, cam sürahilerle servis yaptırıyor yemekhanede. 4 kişilik masalarda yemek yiyorlar... Ardından bahçeye çıkacak, ellerinde ince belli cam bardaklarla yemek sonrası sohbetleri yapacaklar...

Bahardan kalma bir gün... evdeyim. Okulu asmış gibi hissediyorum kendimi. Sene 2001. Öğleden sonra iptal olan dersimi bahane ederek Ziverbey'deki duraktan atlıyorum bir 128'e, dönüyorum kendi yakama, Avrupa'ya... Fındıklı'da arkadaşlarım. MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi'nin kapısından güvenlik görevlileri ile şakalaşıp kimlik göstermeden geçip, Resim-Heykel yönünde seyirtiyorum. Kızlar tam kadro rıhtımda. Günlük dedikoduları alıp çantamdan bir Kısa Camel Soft çıkarıp yakıyorum Boğaz'a karşı. Dünyaya bu yakadan bakmanın tadı başka. 

O sıralar "sen de gitme" diyeceğim, gitmesi ile yıkılacağım, kahrolacağım kimse yok... En azından ben bilmiyorum. 2003'teki ön gösterimden sonra asıl gösterim 2005'in Mayıs ayında gerçekleşecek. Benim bundan henüz haberim yok.

Bahardan kalma bir gün... evdeyim. Okulu asmış gibi hissediyorum kendimi. Sene 1999. Sıraselviler'deyim. Okuldan çıkıp tabanlarım acıya acıya dik yokuştan aşağı iniyorum. Pat pat pat... Ayağımda lacivert spor ayakkabılarım, sırtımda yeşil spor çantam. Saçlarım kısa. Böyle erkek çocuğu gibi. Üzerimde turuncu bir tişört, polar bir yelek. Rıhtım'dan içeri giriyor, yine bir sigara yakıyorum. Benim baktığım yönden dünya çok güzel o sırada. 2001'den, 2003'ten ve hatta 2005'ten habersizim. 

O sıralar "sen de gitme" diyeceğim biri var mı, varolduğunu mu zannediyorum, emin değilim. Lise zamanından kalma bir aşk kırıntısı belki. Aşk zannediyorum yüksek ihtimal. Şimdi güzel giden evliliğinden dolayı mutlu olduğum, sonunda başardığı için gururlandığım hayta mı hayta, inatçı mı inatçı bir oğlan. Canımın içi. Çocukluğum, dert ortağım, yol arkadaşım. 

Bahardan kalma bir gün... hastanedeyim. Her şeyi asmış gibiyim ama zaman da durmuş. Sene 2011, günlerden 12 Mart. Ecem Tuğba'nın Kayra ile nikahı var. Gidemiyorum. "Sen de gitme" diyeceğim kimse yok.

Bahardan kalma bir gün... evdeyim. Okulu asmış gibi hissediyorum kendimi ama sene 2011, günlerden 15 Mart ve okul artık yok. Feryadımın babası bir gün önce ani bir kalp krizi ile vefat etmiş. Hastalığım nedeniyle evden çıkamıyor, Lüleburgaz'daki bugün gerçekleşen cenazeye gidemiyorum. Feryadım için zor bir gün. Orada olamamak kötü. 

Bahardan kalma bir gün... evdeyim. Okulu asmış gibi hissediyorum kendimi ama sene 2011 ve ben artık okuldan çok uzaktayım. Bir dolu insan gitmiş, ben kalmışım. Bunca giden arasında "sen de gitme" diyeceğim biri olmuş mu? Birine demiştim sanki.... Bir daha hiç demedim. Bir daha diyecek kimse çıkmadı ama sizin diyeceğiniz birileri vardır elbet. Benim yok ama sizin varsa gerçekten, söyleyin istiyorum. Gitme deyin. Gitsin. Gitsin ama en azından bilsin. Gitsin ama siz söylemiş olun. Sonra bunu demediğinize üzülmeyin.

Etiketler:

"Dixi et salvavi animam meam" Pazar, Şubat 27, 2011 |

Söyleyince ruhumuz kurtulur mu gerçekten? Yazdıkça temizlenir mi içimiz? İtiraf edince kolaylaşır mı her şey? Sesli bir şekilde yeterince tekrarlarsak basitleşir mi acılar?

Küstüm, oynamıyorum demek olur mu? Koca koca insanlarız, korkup kaçmak yakışır mı?

Not: "Dixi et salvavi animam meam" Latincede "söyledim ve ruhumu kurtardım" anlamına geliyormuş. İlişkili tanımları merak ediyorsanız şuraya lütfen.

Etiketler: ,

Evde, işte, sokakta... Online! |

Sadece adını soyadını bilmek, bir insan hakkında sayfalarca bilgi sahibi olmamıza yetiyor. İlişkisi var mı yok mu, kimlerle takılıyor, neler yapmış, burcu ne, önce Googlela, sonra Facebook'ta ara; hop, dizilsin önüne. Sonra Twitter var, ruh halini öğrenebildiğimiz. Nerelere mi gidiyormuş? Aç Foursquare'i, şu anda nerede ne halt ediyor, şıp diye bul. 

Nelere gülüyor, neleri beğeniyor, hangi müzikleri dinliyor? Last.fm, Youtube ve yine vazgeçilmez Facebook yetişiyor imdadına. Profili mi kapalı? Korkma, dünya küçük. Bir sürü ortak arkadaşınız var. Arkadaşın Foursquare'inden bak en son gittiği yere. 

Ne oldu, çabuk mu sıkıldın? Çıkar arkadaşlıktan, görünmesin gözüne. 

---

Yolda karşılaşırdık eskiden, sonra okulda görürdük... Evden çıkmalar heyecan, okulun kapısından girmek heyecan, ota püsüre heyecan yapardık işte. Gençtik, ergendik, kanımız deli akardı işte, bilirsiniz siz de.

Malum olurdu sonra, "bak, a-ha şuraya yazıyorum, bugün göreceksin onu, hissediyorum" derdi yakın arkadaş. Süslenmekten ilk dersi kaçırırdık. O zamanlar muallaktı her şey. Hayat sürprizlerle doluydu. "Ya onu görürsem" diye bakkala giderken bile şöyle bir saçımızı başımızı düzeltir, hele de iş bir okul toplantısıysa, yüreğimiz ağzımıza gelirdi. Öyle check-in falan yok tabii o zamanlar. Geldi mi gelmedi mi diye yüreğimiz ağzımıza gelir, etrafa bakınmaktan şaşı olur, ne dinlediğimizden ne konuştuğumuzdan bir şey anlardık.

"Hoşlandığımız çocuk" okuldansa anasını babasını tanır, nerede oturduğunu bilirdik ama yine de aslında bir şey bilmezdik hakkında. Birisinden hoşlanıyor mu, sevgilisi var mıymış, burcu neymiş, nerelere takılıyormuş, yakın arkadaşları kimlermiş derken kovalardı birbirini okul günleri. Hakkında öğrenilen en ufak bilgi gündemimizin orta yerine otururdu.

O zamanlar herkes her şeyi bilmezdi ama iki insan yan yana gelince yüreğini açardı birbirine. Sevdiklerimizi, sevmediklerimizi tek tek, uzun uzun konuşurduk. Öyle bir tık mesafede değildi insanların müzik arşivleri. Evine gidersen görürdün nesi var nesi yok.O da artık bir arkadaş toplantısı veya doğum günü olursa...

Yavaş akardı bu yüzden zaman. Sindire sindire yaşardın ilişkileri. Böyle şimdiki gibi çat diye bitmezdi... 

Şimdilerde hepimizin bir tuhaf olması bundan. Her şeyimiz ortada ama yüreğimizi koymuyoruz hiç masaya. Çiğnemeden yuttuğumuzdan; sindirmeden, vücudumuza işlemeden kalıp halinde atıyoruz içimizden. Bu nedenle aklımızda kalmıyor, çabuk unutuyoruz...

Ben mi? Ne içindeyim, ne de tamamen dışında. Şükür, yüreğimi açabildiğim insanlar hâlâ yanımda.

Etiketler: ,

İndirin silahları! |

Korkup kaçtıklarım, büyük konuştuklarım... İndirin silahları. Teslim oluyorum. Zannettiğiniz kadar iradeli, tutarlı değilim işte. Bir süredir kendimle cenk edip duruyorum. O kadar beceriksiz davranıyorum ki, geçmiş savaşlarımdan hiç ders almadığımı anlıyorum.

Hava soğuk. Kendimi iyi hissetmiyorum. Pek güzel zamanlarda değilim, ne yazık. Oysa ne severim yağmurlu ve soğuk havalarda evde, yorgan altında filmler izlemeyi. Şimdi evin içinde ne yana gideceğimi bilemeden dolanıyorum. Ezan sesi duyuluyor. Yağmurlu havada sokağın sesi bir başka gelir ama bugünlük umrumda değil. Müzik açmadım. İyi böyle. 

Sessizlik... Bir süre konuşmasam, anlatmasalar, dinlemek zorunda kalmasam... Yorgunum. Yorgun, uykusuz olduğum zamanlar daha çok konuşur, daha çok güler, bildiğin gevezelik yaparım normalde ben. Sanırım bu başka bir yorgunluk.

Yalnızım. Dev bir yalnızlık... Birkaç eski dostun yakınımda bir yerlerde olması kendimi biraz olsun güvende hissetmemi sağlasa da aslında sonsuza dek süreceğini hissettiğim bu içsel yalnızlığın beni zannettiğimden de fazla yorduğunu görüyorum son günlerde. 

Sırtımda bir kambur; nereye gitsem peşimde. Ne zaman varlığını unutup sağlam bir insan gibi hareket etmeye kalksam, hemen canımı yakıp hissettiriyor kendini. "Ben buradayım, beni unutma, güvenme kimselere, sen ve ben, ikimizden başka kimse yok aslında" diyip göğe savuruyor bütün silahlarını. Okları göğsüme, kollarıma, bacaklarıma saplanıyor. Yaralarımı sarıp, saklayıp karışıyorum aranıza. Sıkıyorum dişlerimi ve gülümsüyorum. Güldüğümde size güller açıyor, bana dikenleri ile savaşmak kalıyor. 

Eninde sonunda şehit düşeceğimi bildiğim bu harpte, güreşe doymaz yenik pehlivan inadıyla onlarca yeni muharebeye çıkıyor, hepsinde daha da derin yaralar alıp, bir savaş gazisindeki derin inançla düşmana savuruyorum elimdeki çapayı, küreği; artık elimde ne kaldıysa. Sonra yorgun düşüyor, yığılıveriyorum aynanın karşısında yere.

Sonra yeni bir gün başlıyor. Güneş de doğmuyor ki anasını satayım bu havalarda. Anca kazma kürek yaktırıyor. Haftalar ile aylar kovalarken birbirini, yılların eli armut mu topluyor? O da katılıyor düzene. Benim günlerim de böyle böyle geçiyor işte.


Etiketler: , , ,

Hoşçakal 2010 Cumartesi, Ocak 01, 2011 |

Hoşçakal 2010. İyi şeyler söylemek isterdim senin için ama kusuruma bakma, sende özleyeceğim hiçbir şey yok. 

Bir iki güzel an var ama onlar bana ait değil. 2010'da kararını verdiğim bir iki şey var ama onlar da 2010'a ait değil.

Sevgili 2010. Bu sene yaşamıma damga vuramadın, üzgünüm. Gezegene yaşattığın bir sürü kötü şeyden bahsetmiyorum bile. Getirdiğin teknolojiler ise aslında geçmişin yansımaları. Zamanın getirmek zorunda olduğu, geçmiş yıllarda sinyalini vermiş şeylerden kendine pay çıkarma hiç. Sen olmasan da olacaktı onlar.

Başıma/başımıza gelenlerden seni sorumlu tutmuyorum, tamam ama biraz olsun pozitif desteğin olsaydı, fena olmazdı hani.

Tahminim, seni çok kısa zamanda unutacağım yönünde. İçimde yok ettiklerini ise yeniden ayağa kaldırmak için 2011'den medet ummayacağım zira al birini, vur ötekine. 2010'u uğurlarken dilek bile tutmadım, yılbaşı çekilişini izlemedim, piyango biletine bakmadım. Zaten bileti de ben almamıştım.

Etiketler: , , , ,

Yekpare (Monolithic) on Vimeo (Haydarpaşa) Pazar, Kasım 28, 2010 |


‘YEKPARE’ (monolithic) from nerdworking on Vimeo.

Etiketler: , , , , , , , , ,

Alıntı Cumartesi, Kasım 20, 2010 |

Sevdim bunu. Bir yerde de haklı...
"Hayalinizdeki eşi asla bulamayacaksınız. Onun yerine bulduğunuz eşler üstüne hayaller inşa edin." 
via @mserdark on mserdark blog

Etiketler: , ,

Mış gibi yapmak... Çarşamba, Kasım 17, 2010 |

Günlük hayatında gayet sıradan, normal, senin benim gibi olan/yaşayan; öyle çok farklı yanlarını göremediğim ve hatta bazen ekstradan dikkate almadığım ya da iyi niyetli bulmadığım bazı insanların internet üzerinde çizdikleri profilleri hayranlıkla takip ediyorum. Paylaştıkları içerikleri, yükledikleri fotoğrafları, keskin cümleleri...

Çoğu onlara ait değil ama olmak istedikleri bir şeyler var, anca burada olabildikleri. Haliyle, sorgusuz sualsiz, istediğini ekleyebildiğin şu alana gelip günlük kıyafetlerini çıkarıp alıyorlar ellerine yalnızlıklarını, kadınlıklarını, kırbaçlarını. Giyiyorlar lacileri, takıyorlar kıravatlarını ve başlıyor bu eğlenceli yalnız ve güzel kadınlar ile çapkın ve hazır cevap "geek" erkekler piyesi.

Edindikleri veya bir şekilde yarattıkları unvanları satma biçimleri, düşündüklerini sanki şimdiye kadar başka kimse düşünmemiş, ilk onlarınmış gibi sunmaları, yakıştırdıkları etiketler, oradan buradan arak kelimeleri/cümleleri ve kendilerini gördükleri dev aynaları... Farkında değiller sanırım nasıl sırıttığının ahkamlarının.

Belki bunları onları tanımayan ve sadece internetten gören, bilenlere, hadi bir de birkaç karşı cinse yutturabilirler ama senin, benim gibi insanlar da var aralarında. Acaba çekinmiyorlar mı hiç? Hani güleriz falan. Belki durumun farkında bile değiller, ne enteresan.

Bu hastalıklı ruh hali inanın trolleri ve fake hesapları dahi sevimli kılıyor. Zira onlardaki amaç başka; çok daha doğrudan, açık. Bu kendi olmayan, gerçek isimli profiller ise sadece ben, ben, ben diyor. Sürekli bir kendini anlatma, diğer insanlardan kendini sıyırarak gizliden gizliye övme halleri... Ah, ne acıklı, ne kaotik, ne travmatik bir ruh hali.

Troll ve fake hesaplar, seviyorum artık sizi. İtiraflarınızı, yenilgilerinizi, silip silip baştan yazmalarınızı... Açıkça görülen aidiyetsizliğinizi... Hep kalın böyle.

Etiketler: , , ,

Çalışmak adamın karakterini bozar Perşembe, Kasım 11, 2010 |

Biraz önce sözlüğe yazdım bununla ilgili bir şeyler. Orada kaynayıp gitmesin, buraya da alayım.
çalışmak insan doğasına aykırıdır önermesinin doğrudan söylenişi, çalışmak adamın karakterini bozar.

hitler'in mi, almanların mı, emin olamadığım bir söz vardır arbeit macht frei diye.
soykırım zamanı auschwitz toplama kamplarının kapılarında yazarmış. türkçesi çalışmak insanı özgür kılar.

iş hayatına girip çalışmaya başlayınca anladım ki, insanı özgür kılan çalışmak değil, kişisel disiplin. kendi kendimize de özgür olabilirmişiz, bir "şirket"e ihtiyacımız yokmuş. ha, bu dediğimiz çalışmak değil mi? diye soracak olursanız; hayır, bu kendini geliştirmek, daha ileriye götürmek. kesinlikle aylaklığa övgü olarak almayın dediğimi.
çalışmak adamın karakterini bozar önermesi, iş hayatına girip o döngünün içinde düzenli bir şekilde yer alınca insan doğasının değiştiğini ve hatta tepe taklak olduğunu söylüyor.

iş hayatında; kurum kültürü, ast üst ilişkisi, performans değerlendirmeleri, departmanlar arası çekişmeler derken bambaşka bir insan olursun diyor.

kim bunun aksini iddia edebilir şimdi bana?

allasen, dön bak bi' aynaya. lisede, üniversitede böyle bir adam mıydın? şu anki halin, bezginliğin, bıkkınlığın, olaylara ve insanlara yaklaşımın böyle miydi? gdo'lu ürün gibi genetiğinle oynamadılar; boynuna bir kravat, fular bağlayıp seni de sürmediler mi plazalara? sonra da kurum kurum diye kasılıp, seni performans değerlendirmelerine alıp beyaz yakalı diye kandırmadılar mı, ha? söyle bana!
via http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=20849999

Etiketler: , ,

Mevsimler... Cumartesi, Kasım 06, 2010 |

Hadi şimdi, "sonbahardan" diyelim, ona yükleyelim tüm hüzünleri. Ardından gelen kışla örtelim üstümüzü, göstermeyelim yüzümüzü. Baharda çiçek açar gibi olalım ama kokmayalım. Yaz gelsin, açalım içimizi, kıralım zincirleri...

Hadi! Her şeyi mevsimlere bağlayıp kaçalım kendimizden. Kasım üzerimize yağsın, mayıs elimizdekileri alsın, mart tepemizden baksın. Ocakla başlasın her şey, aralıkta bitsin. Hadi! Kovalayalım mevsimleri, geçsin içimizden seneler. Hadi kıyamet, sen de kop kopacaksan!

Yazarken dinledim: Queen - We are the champions

Etiketler:

Ghetto İstanbul'da bir Parov Stelar konserinin ardından... Çarşamba, Ekim 20, 2010 |


@elkeschmitter bildiriyor:

Benim için hem özel hem de müzikal nedenlerle “gitmezsek olmaz” bir konserdi 15 Ekim 2010 Ghetto İstanbul Parov Stelar konseri.

Öğlen vakti çıkan “Ghetto İstanbul yanmış oğğğluuuam” tarzındaki şehir efsanelerine de itibar etmemiştim bu nedenle. 

Sakince Ghetto'yu aramış; telefona cevap veren nazik görevli sayesinde gerçekten de küçük bir teknik aksaklık yaşadıklarını ama yanma haberinin şehir efsanesinden başka bir şey olmadığını öğrenmiştim.

Bir şeyler eksik

Gel gör ki, bu konser nedeniyle Ghetto İstanbul, organizasyon konusunda hâlâ bir miktar eksik olduğunu kanıtladı ilerleyen zamanda. Organizasyon eksikliği mekanın mimari olarak ezeli beri yarattığı sorun mu yoksa düzenleyicilerden mi, ona da artık siz karar verirsiniz.

Ayaklı Etkinlik Takvimi Pelin Ekmekçi'den davetiye

Bu işte bir basiretsizlik olduğu baştan belliydi. Konsere gitmeden önce yaşadığımız davetiye krizleri, var olan davetiyenin gelecek kişi sayısından az olması ilk sorunumuzdu. Sonra bir şans, bizim Ayaklı Etkinlik Takvimi Pelin Ekmekçi'den davetiye kazadım. Sağolsunlar, Ghetto İstanbul görevlileri kapıda gayet güleryüzlü karşıladı. Neşe içinde içeri girdik. İçeri bir kez giriş yapılınca bir daha çıkılamayacağını öğrenene kadar her şey çok güzeldi (!)

Yassah kardeşim!

Konser öncesi azıcık demlenelim, bir içki alıp dışarda sigaramızı yakalım dedik ancak dışarı çıkmak ne mümkün. Abiler Nuh diyor, peygamber demiyor. Girerseniz çıkamazsınız, çıkarsanız giremezsiniz derken biz sinir harbi ile tıpış tıpış konser salonuna döndük. Ancak yanımdaki arkadaş tam tiryaki. Kızın elleri titreyecek artık, o derece... Anladık ki kız için o konser, Parov Stelar'ı çok sevmesine rağmen işkenceye dönüşecek. Tabii o sırada tek işkencenin bu olacağını zannetmek gibi masum bir kafaydık.

Parov Stelar Band?

Size bu konser sonrası “Parov ne süper çaldı, aman da ne kadar eğlendik, böyle ortam süper, kızlar şahane” tadında bir şey yazmak isterdim ama ne yazık ki Parov Stelar'ın sahnede çok az kalması, konserin ilk 1 küsur saatinin “Band” olması devamında gelecek huysuzluklarımıza zemin hazırladı. 

Parov'un sahne aldığı 45 dakikayı geçmeyen kısımda, tıkış tepiş konser alanından dolayı 1,65 boyumuzla 1 metrekarelik alan bulamadık. Bara gidip içki almak, hadi aldın, millete çarpmadan içmek pek mümkün değildi.

Bu arada küçük bir not, siz Ghetto İstanbul organizasyon yetkililerine:

Sigara içemediği için iyice bunalan insanlar belli bir zaman sonra sigara yasağını hüpledip, sigaraları gümletti. Kapıdaki arkadaşların eline giriş çıkışları kontrol amacıyla bir barkod, damga ya da artık her ne ise ondan vermek bu kadar mı zor?

Ek olarak, ucu ucuna yetişen biletler ve tahminimce beklediğinizden fazla gelen davetli nedeniyle, kapasitesini aşan salonda, giriş çıkış yasağından dolayı insan sirkülasyonu da olamadığından, konser alanı doğal saunaya döndü. (Ne zaman gitsem üşüdüğüm Ghetto'da montumu çıkardım, o derece. Çıkarıp vestiyere vermez olaydım, o ayrı.)

Özetle diyerek konuyu kapatmak isterdim ancak işkence bununla sınırlı kalmadı. Bir şekilde ilk 1 saatin sonunda dışarı çıkmayı başardık, sigaralarımızı yaktık. Bu aralıkta konser devam ediyordu. “Şu bitsin öyle gireriz” derken Parovcuğumuzun konserinin bittiğini kendini güç bela dışarı atanlardan anladık.

Montlarımızı alalım derken sırayı görünce “şu sıra bitsin, öyle alırız” dedik. Onu da demez olaydık. İlk sigara bitti, ikincisi yakıldı, eldeki bira bitti derken vestiyer sırasında bir oynama olmadığını gördük.

Vestiyer işkencesi

Kapının önünde gördüğümüz manzaraya bakılırsa o sıraya girmek imkansızdı. Ne yapalım, bari şu karşıda bir çorba içelim dedik. Yayıla yayıla içtik, sigaraları yaktık falan ama bir yandan da kapıyı gözlüyoruz ancak kalabalıkta eksilme olmadığı gibi sinirlerde bir gerilme söz konusu. Özetle; çorbacıda daha fazla vakit harcanmayacağına kanaat getirip Ghetto'ya döndüğümüzde çıkan manzara ne yazık ki içler acısıydı.

İyice gerilmiş, sinirleri zıplamış kalabalık vestiyeri sallıyordu. Kavga edenler, küfürleşenler, güvenlik görevlisinin dışarı attığı, yüzü sinirden kıpkırmızı kesilmiş çocuk... Belli bir kısım montundan vazgeçmiş kapıda laflıyordu. Artık daha fazla bekleyemeyeceğimizi anlayınca içeri girdik. Aslında o küçücük vestiyerde dahi üç görevli vardı ama nasıl oluyorsa bir türlü montlar bitmiyordu. Biz bir şekilde rica minnet kenardan montları aldık. Saat 1'e geliyordu. Ancak eminim ki daha uzun süre orada vestiyer sırası bekledi insanlar.

Ghetto İstanbul'a notlar:
  • Bir daha kapasitenizi aşacak davetli almayın.
  • O kadar davetli olan mekanda bara bir iki tane işinde deneyimli, adam gibi içki hazırlayan insan koyun. Alan geniş, bar içinde daha fazla adam bulundurun. Votka hazırlayan kızın votka hazırlama şeklini görünce, şişe bira almanın daha mantıklı olduğunu gördüm.
  • Şişe biraları soğutun. Değil bira, meyve suyu bile o sıcaklıkta içilmez!
  • Hadi kapasitenizi aşacak kadar insanı içeri aldınız, insanların arada bir dışarı çıkmasına izin verin ki, ortam sirkülasyon sayesinde ferahlasın.
  • Vestiyer meselesini işini bilen, adam gibi insanlara bırakın.
  • Giriş çıkışları kontrol etmek için bir barkod, damga; artık her neyse, öyle bir sistem geliştirin.
  • Zincir eğlence mekanı güvenini sarsmayın. Gerekiyorsa bu işi daha iyi bilenlerden ders görün, size büyük geleceğini hissetttiğiniz konserlerde profesyonel destek alın.
15 Ekim 2010 Ghetto İstanbul Parov Stelar konseri çalışanlarına notlar:
  • O kadar aksilik ve kalabalığa rağmen yine de güleryüzlü davrandınız. Bravo.
  • Sinirleri gerilmiş onca insana rağmen kavga gürültü çıkmasını engellediniz, yine bravo.
  • Bu güleryüzlü haliniz ve sabrınızla umarım çok daha iyi organize edilmiş konserlerde karşılaşırız.
Not: Bu yazı aynı zamanda Ayaklı Etkinlik Takvimi blog sitesinde şu linkte yayınlanmıştır.

Etiketler: , , , , ,

Haliç'teki Kayıkçı Pazar, Ekim 03, 2010 |


Haliç'teki Kayıkçı, originally uploaded by onur özen.

by onur özen on 16 Jun 10

Pet Shop Boys - Love Etc. Cuma, Mayıs 21, 2010 |

Ağırlık Pazartesi, Şubat 01, 2010 |

Özne mühim değil. İnsan birine bağlanınca hafifliyor. Dolu olunca daha ağır zannedilir kalp ama bu koca bir yanılsamadan başka bir şey değil. Aksine hafifler insan.

Şimdi o kadar ağır ki içi, kaldırmaya mecali yok kendini...

Çamur Pazar, Aralık 27, 2009 |

...

Eğer bilmeseydim nasıl bir pisliğin içine bulaştığını, hâlâ vardı kenarda senin için bir yer, eski günleri yad etmelik, ama şimdi biliyor ve üzülüyorum senin adına. İnsanın kendine bu kadar hoyrat davranabilmesi için kendinden gerçekten nefret ediyor olması gerek...


Ellerin o kadar kirli ki temizlenmeye çalıştıkça daha da berbat ediyorsun her şeyi. Tüm o hırçınlığın, boşvermişliğin o çamurun içinde debelenip durmaktan. Bırak bari kurusun çamurlar, zamanla dökülsün derinden...


Parmak uçların cerahat akan bedenlere dokunmaktan yaralı, bakışların donuk. Artık anlıyor ve cansız bedenini geçmişin hüzünlü kollarına bırakıyorum.


Merak etme, söylemeyeceğim kimseye. Hep bir sır olarak kalacak bu. Sen bile bilmeyeceksin...
...

Çekirdek aile laneti Cumartesi, Kasım 28, 2009 |

Büyük büyük anneli-babalı, dayılı, amcalı, halalı, teyzeli bayramlar dilerdim kendime bir dilek hakkım olsaydı. Öyle olsaydı tüm diğer dileklerim gerçekleşirdi kendiliğinden belki. Şimdi her olmayan şeyi olmayışlarına bağlamazdım belki böylece. Kıskanmazdım kocaman aileleri, kapını önüne biriken ayakkabıları.

Canton Trade Fair Pazar, Kasım 22, 2009 |


Canton Trade Fair, originally uploaded by tarotastic.

Parisien Street HDR Perşembe, Kasım 19, 2009 |


Parisien Street HDR, originally uploaded by Simon Kay 73.

Paris panorama HDR |


Paris panorama HDR, originally uploaded by domantas.

Aman tanrım... Böyle bir HDR görmedim ben hiç! Mükemmel! Mesele ne kadraj, ne Paris, ne detaylar, ne de renkler... Hepsi birlikte müthiş görünüyor sadece. İnsanın içine müthiş bir kasvet doluyor. Kasvet, evet. Ne garip, değil mi?

Sevgili arkadaşlarımın dikkatine! Salı, Ekim 27, 2009 |

Sevgili sosyal aktivite canavarı arkadaşlarım, sizlerden gelen harika etkinlik önerilerini son zamanlarda istemeden de olsa sürekli erteler olduğumun farkındayım. 

Her doğumgünü, iş değiştirme, işe alınma, albüm çıkarma, kitap yazma vb. kutlama davetlerine baktığımda içim burkuluyor. İnanın katılmak, kaynaşmak ve hatta yepyeni dostuklara da yelken açmak istiyorum. Gel gelelim, bu isteğimi pratiğe geçirdiğimde ertesi günlerimin sabahlarında ve dahi akşamlarında bir önceki etkinliğin izlerini olumsuz yönde görüyor olmak, eskisi kadar dinamik olmadığımı bir tokat gibi vuruyor yüzüme. 

Ben de istiyorum sizlerle akşamlara kadar rakı-şarap eşliğinde dertleşmek, konserlerde sesim kısılıncaya kadar şarkılar söylemek, gece yarılarına kadar zıplamak ve sabahın ilk ışıklarında bir çorbacıda güne uyanmak. Gel gör ki gündelik rutiminin oldukça dışında olan bu aktiviteler, ertesi günlerde bana yol-su-elektrik olarak geri dönüyor.

Bu nedenle, katılacağım etkinliklerden maksimum randıman alabilmek adına etkinlik sayısını minimuma indirdim. Eleme sistemim kişi ve mekana özel değil. Sistemim çok basit.

Buna göre,

1. Önceliklerim arasında yeni insanlarla tanışmak yok. Zamanı gelince başka insanlarla kaynaşırız ama şimdilik geçmişimize sahip çıkalım. 

2. Etkinlik mekanına evimin uzaklığı ne kadar? Bir taksiye atlayıp evime kısa zamanda dönebilecek miyim, yoksa arkadaşın bir sigara daha içmesini bekleyecek miyim? Bkz. "Şu sigarayı da içeyim, kalkacağız."

3. Güldürürken düşündürebilecek, hem eğlenip hem öğrenebilecek miyiz? Malum zaman kısıtlı. Gidemediğimiz, göremediğimiz bir sürü şey var. Hazır toplaşmışken birlikte bir konser, tiyatro oyunu, gösteri izlesek fena mı? Hiç olmadı önden aperatif olarak bir sergi falan gezeydik... Tamam, iPhone'unuzdan İspanya seyahatinizin fotoğraflarına baksak da olur, of. (:

4. Beni bu aralar, kafelere barlara kapamayın ne olur. Ormanda yürüyüş yapalım, sahilde deniz havası alalım. Yağmur yağmıyorsa, pasta kesmiyorsak, kahve saatimiz gelmediyse yahut bir Öküzgözü-Boğazkere açtırmıyorsak ne işimiz var Kaktüs'te, House Cafe'de? (Mekanlar temsilidir. 7/24 oralarda değiliz.)

5. Uzun uzun okumayı sevmiyorsunuz, biliyorum. Bu nedenle son madde bu. Uzun zamandır görüşemediğim, yollarda karşılaştığım ve bir türlü zamanlarımızı denk getiremediğim arkadaşlarıma lafım. Sizi özlemiyor, adınızı anmıyor değilim. Sadece bu aralar bir çakmak uzatma mesafesinde değilim, o kadar. Kulaklarınız çınladığında bilin ki sizinle ilgili güzel bir anımı anlatıyorum yanımdakine ya da köprüden geçiyor ve sizi düşünüyorum. 

Son olarak,
Küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden, akranlarımın yanaklarından öpüyor ve en güzel günler, en güzel geceler sizinle olsun diyorum.


Sağlıcakla kalın.

Sevgilerimle,
Elke Schmitter
Contact Me TwitterFriendfeedLast.fmTumblrBloggerFlickr
Posted via email from elkeschmitter's posterous

Paper creep kardeşim... Cumartesi, Ekim 24, 2009 |

Bugün bir ileti dizisine bakmak isterken her zamanki gibi ilginç bir anahtar kelime kullandım: gözlerinden öperim. Hikayesi uzun. Gel gelelim, hatta gel hiç gitmeyelim, çok eski bir e-mail yazışmasına denk geldim. Bir arkadaşım, -dememe bakmayın, manyağın biri. nerden musallat oldu başıma bilmiyorum- bana oldukça sitemkâr bir e-mail atmış. Vay efendim ben nasıl onu anlık mesajlaşma listemden silerim de, vay ben bunu nasıl yaparım da, vs. Vermiş veriştirmiş, yazmış döşenmiş. İlginç bir kafadaydı o arkadaşım. -Bak hala arkadaşım diyorum, değerimi bil- 

Uzakta, evlerin küçük, ışıklı kutucuklar şeklinde görüldüğü koccaman uzun ince sitelerden birinde oturuyordu. Ben site kafasını sevmem, bilirsiniz. Ver bana mahalle, ver oradan bir manav, bir tuhafiye, bir nalbur, yap gönlümü, o derece. O da artık evden mi kavulmuş nedir, yalnız başına tanımadığı etmediği bir muhitte oturuyor, geceleri yıldızlara bakıp dumanlanıyordu. İşim gücüm mü yoktu yoksa canıma mı susamıştım bilmem, oturur dinlerdim onu. Derdini anlatır, arada James Holden'dan set gönderir, tekrar dumanlı kafasına dönerdi. Bak, şimdi aklıma geldi. James Holden'ı da onun sayesinde dinlemiştim ilk. Sene 2006-2007. 

Peki bunca şeyi neden anlattım? Hemen söyleyeyim. Yazışmanın sonunda cevabımdan tatmin olmamış belli ki, hoş bir kıssadan hisse ile bitirmiş sözlerini. En sonunda da yemedim, yemeyeceğim, yedirtmem demiş. 

Bak güzel arkadaşım, samimiyetsiz duruyor biliyorum ama buna sen beni mecbur ettin. -Bu arada, bir türlü dili "mecbur" demeye dönmeyen bir arkadaşım var, "mevjur" diyor. Bir tanesi de falan filan yerine falam filam. Var mıdır, bir çaresi? - Vallahi de billahi de seni silmedim ama gel gör ki, e-postanı yıllar sonra okuyunca içim acıdı. Hele Ayten meselesi falan, kalbime iniyordu az kalsın. Gel etme, eyleme. Anlatayım sana derdimi. Bir tane e-posta adresin var bende ama, zannediyorum hakkın rahmetine kavuşmuştur. Paper creep misin, recep misin, nesin? Bir ara ulaş bana. Vallahi bir şey yapmayacağım. 


Posted via email from elkeschmitter's posterous

Bir garip anti-kahraman Cuma, Ekim 23, 2009 |

Eminim yapacak daha iyi bir seyler vardir ancak hic farketmeden bir rutine girdi. Bugun yaka karti elindeyken boynundaki karti aranarak kapidan gecmeye calisinca anladi. Aliskanlik en kotusu.


Ne zaman ki, bir deprem olacak iste o zaman yikiliverecek. Eskisi gibi dayanikli degil. Belki bir artci bile yetecek.


Yaklasik bir sene once demisti: sadece kendini kurtarmaya yetecek kadar kursunu kaldi. Hayir, hala superman degil.


Hicbir zaman gercek bir super kahraman olamayacak. Bir anti-kahraman olabilir belki. Her seyi birbirine karistiran ve cevresindekilerle birlikte kendi basini da surekli derde sokan.


Sonsuz bir guven duygusu var ama icinde yine de. Bir gun harika seyler olacak ve kendisi de buna inanamayacak.

Nâmüsait Apokaliptik Yayla sitesi hakkında

Bu blog 2005 yılının Mayıs ayından beri tutuluyor. Kayıtların bir kısmı elimizde olmayan nedenlerle silindi. Kullanıcı Blogger ailesine 2008 yılında katılmış gibi görünüyor olabilir, siz ona inanmayın. Gizli işler çeviriyoruz burada.

Sitenin ne yazık ki "next page" butonu yok. Bunun yerine, sayfanın sağ üstünde sallanan "tut" butonunun üzerine geldiğinizde onu çekmenize izin veren bir çek çek var. Onu site içinde gezinmek için kullanabilirsiniz. Bu butona bastığınızda küçük bir sayfa açılır ve tarih sırasıyla diğer yazılara ve yazarın bulunduğu topluluk sitelerinin linklerine ulaşabilirsiniz.

Arşivde arama yapmak isterseniz, yine aynı butona basıp "Weed wack" bölümüne arayacağınız şey için anahtar kelimeleri yazabilirsiniz.

Blog sayfasının en altında, footer'ın sağında yer alan "sayfa başına tırman" yazısına tıklarsanız, nirvana'ya ulaşabiliyorsunuz, söylemedi demeyin."