Sevgili arkadaşlarımın dikkatine! Salı, Ekim 27, 2009 |
Küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden, akranlarımın yanaklarından öpüyor ve en güzel günler, en güzel geceler sizinle olsun diyorum.
"havaalanlarında, süpermarketlerde unutulan/kaybolan küçük, "hiperaktif", "siberaktif" bir çocuk"
"şair burada heidi kızımızın bir gününden bahsetmektedir. bu heidi kızımız o gün içkiyi fazla kaçırmış olmasından sebep yolunu şaşırmış ve kendini bi' anda namüsait apokaliptik yayla'da bulmuştur. "madem küresel ısınma var neden yaylada uzun bir yürüyüşe çıkmayayım ki" der ve o yürüyüşün sonunda çimenlerin üzerine boylu boyunca uzanır. ve olaylar gelişir..."
Gitmeye taktı bu aralar. Sıkıştığını hissediyor, her geçen gün daha huzursuz edici bir hâl alıyor durum.
Elini kolunu bağlayan bunca şey olmasa çoktan giderdi... Nereye gideceği o kadar da mühim değil, önemli olan gitmek.
Her gün aynı şeyler... Aynı saatte kalkıyor, aynı saatte işe gidiyor, aynı şeyleri yapıyor ve aynı yoldan dönüyor evine. Arada bir çizgiden çıkmaya kalktığında aynı hızla kolundan, bacağından çekiyor hayat ve tekrar hizaya sokuyor.
Belki yalnız kalsa, belki yalnız uyansa bir süre güne... Bedenine bunca hapsolmuşken ruhunu çıkarıp özgür kılmak ne kadar zor...
Küçük mutluluklara taktı bu aralar. Öyle bir salak oluyor, görseniz. Tüm gün onlarla avunuyor. Aman tanrım, ne kadar da güzel çikolata... Ah, hâlâ çocuk, hâlâ saf.
Küçük aksiliklere takıyor sonra, onca dert varken başında. Ah, hâlâ kontrol etmesini öğrenemedi öfkesini.
Düz, dümdüz bir hayat yaşıyor olmasına taktı aslında. Biraz dağılsın istiyor ortalık, bir fırtına kopsa... Kendi Bukovskisini bulmaya ihtiyacı var belli ki. Binbir gece bu aralar yoruyor.
Sigarayı yememek için kendime bir bira açtım. Yoksa bir paket Kısa Camel izmariti daha karışacak dünyaya.
Hadi, sakin... Yapabilirsin bunu. Sana güveniyorum!
Evin önünden geçerken en az Bâlâ ve Marsha kadar özlemiş olduğumu farkettim o evi... Martiniyi, makarnayı, Sumatra'yı, Whoopi'yi, çorapla giydiğim parmak arası terlikleri, Demeter'i...
Belki de özlediğim mekan, kişi ya da eşyalar değil, zaman. Sumatra gibi dokundu bana o an, tam içime, tam ortasına dokundu. Moda dokundu.
Kadıköy/Moda bana her zaman ayrı bir dokundu. Bu yüzden hep hızlı hızlı yürüdüm o yolları. Kadıköy meydana kadar tuttum nefesimi...
Güzeldi saçların. Korkma, rengini söyleyip ifşa etmeyeceğim seni elaleme. Sonra kendimi de afişe etmek var işin ucunda hem. Ama güzellerdi işte. Güzel.
İlk anda onlar çekti dikkatimi zaten. Onlara baktım uzun uzun. Sonra çok kereler başla ellere, başka parmak aralarına değdiği düştü aklıma, vazgeçtim hemen düşünmekten.
Ama güzeldi işte saçların.
Bakma sen, afilli bir intihar gecesiydi aslında seni gördüğüm gün. Korkağım ama bilirsin, yapamam. İşin ucunda biriktirilmiş onca giz var, öldükten sonra bulunup elden ele dolaşacak. Ölmedim. Buralarda bir yerdeyim. Korkma, dokunmak için hamle yapmayacağım saçlarına bir daha.
Ama güzeldi işte saçların... Ne yazık ki hâlâ çok güzel!
Ne kadar az zaman bırakırsa kendine, düşünmeye o kadar az zamanı olur. Şimdilik güzel bir adım atmış bulunuyor, henüz kimsenin haberi olmasa da.
Artık daha iyi hissediyor kendini. Birkaç sene önce olsa zor olurdu. Yaşı da ilerledi tabii. Eski heyecanı, ateşi kalmadı.
Büyüdükçe daha da soğukkanlı oluyor. Bazen korkmuyor değil bundan. Duygusuz, hissiz bir şey mi oldu ne? Yok canım, o kadar da değil. Arada bir heyecanlanıyor.
En son ne zaman anımsamıyor ama, olmuştur işte bir ara. Hımmm, evet. Sanırım çok sevdiği bir şeyi dinlerken, bir de bir e-posta aldığında kalbi atmıştı. Aşktan değil yahu, alakası yok. Öyle mini bir sevinçti.
Kötü mü yahu durum o kadar? Yok canım, değildir. Korkutmayın kızı, az biraz gaz verin.
Gecenin başıydı, henüz alkol oranı yükselmemişti. Elini tutuyordu. Bir yerde de iyi oldu.
Gecenin başıydı ama ondan daha güzel değildi.
Onunla geçirdiğimiz son kışta giydiği lacivert hırkayı buldum. Aslında benim hırkamdı. O zamanlar nedense her şeyi kendime birkaç beden büyük almayı seviyordum. Sonra giymemeye başladım.
Evden hiç çıkmadığı zamanlar geldi. Kalkıp yine iki dirhem bir çekirdek, kravat, ceket giyinmek istiyordu. Mümkün olsa fötr şapkasını alıp vuracaktı yollara, koşacaktı o mahkeme senin, bu mahkeme benim.
Yine birgün, pantalonunu, gömleğini giymiş, kravatını takmış, ceketini geçiriyordu üzerine. Gittim dolabımdan hırkamı aldım. Bak dedim, bu da gayet ciddi, lacivert. Takımınla da uyuyor, bunu giy. Kıyamazdı bana, sözümü dinlerdi. Giydi. Alışık değildi pek hırka giymeye. Yine de giydi.
Sonra sevdi bu hırka olayını, başka hırkalar da giymeye başladı ama en çok "hadi babacık, bak çok güzel" deyip aldırdığım o lacivert hırkayı giydi.
Belki de anımsıyordu o günü...
Yağmur yağıyor şimdi İstanbul'a.
"Ah be kızım, şunu içeceğine, her gün akşam senle bir kadeh kaldırsak daha güzel olurdu" dediği sigarayı içtiğim için pencerem açık ve üşüyorum. Kalktım, o hırkayı giydim ben de. Artık üşümüyorum.
Haftada bir kestim tırnaklarını. Törpüledim sonra, etine batmasın diye. Gözünü kapadım, uyu artık diye. Gördüğün kâbuslardan sonra kalbin küt küt atarak uyandın, ben senden daha çok korktum.
Korkularımla yüzleşme pahasına, defalarca, her gece hiç bıkmadan, usanmadan odanın kapısında durup göğsünün inip kalkışını kontrol ettim, kalbimin atışının seni uyandırmasından korkarak.
***
Aylar boyunca adımla seslemedin bana hiç... Bağırdığında sakinleşesin diye ellerinden tutup oturdum yanına, duvara baktım hiç konuşmadan. Tık diye ses gelse uyandım, tavşan uykularına yattım.
Haftada bir kestim tırnaklarını. Dokundum ellerine... Tuttum sıkı sıkı. Yolunu bulamadığında ben gösterdim yönünü küçücük evimizde.
Haftada bir kestim tırnaklarını ama hiç çekmedim fotoğrafını ellerinin.
Elinden tutarak sofraya oturttum seni ama çekmedim ellerini.
***
Mavi benekleri olan güzel gri gözlerini inceledim uzun uzun, öğle güneşi vurmuş yüzüne bakıp; ama hiç çekmedim gözlerinin fotoğrafını.
Biçimli çenene, gür kaşlarına, düzgün burnuna baktım... Yıllar öncesine.
İşaret parmaklarınla sertçe vurduğun daktilonun tuşlarının sesi ile uykuya daldım senelerce ve o sesle uyandım tüm okul günlerime.
Ellerinle hazırladığın kahvaltılarla çıktım yola her sabah. Karşıdan karşıya geçerken olur da kaçıveririm elinden diye, sıkı sıkı kavradığın ellerimle dokundum sana.
Yılların etkisi ile kenarları aşınmış mermer merdivenlerden düşerim diye her seferinde seninle çıktım o uzun yola el ele.
Tramvay geçerken yine o ellerinle diğer tarafına aldın beni.
ve ben, hiç çekmedim senin ellerinin fotoğrafını.
Hiç.
Ben bunu nasıl yaptım?!!
***
Çayını kaç şekerli içtiğini bile bilmediğim bir sürü insanın fotoğrafını çektim. Salatayı nasıl sevdiğini bilmediğim bir sürü insanın...
Haşlanmış yumurtamı nasıl yemekten hoşlandığımı bilmeyen bir sürü insanın çektim fotoğrafını... ve hayatında hiç daktiloda yazı yazmamış insanların.
Senin ellerinin fotoğrafını çekmedim hiç.
Hiç!
***
Yumurtayı hiçbir zaman kayısı kıvamında yapamayacak insanların, kızı için bir kez bile yumurta haşlamayacak ve hayatı boyunca hiç kızı olmayacak insanların fotoğrafını çektim; ama senin ellerinin, o uzun, ince, biçimli parmaklarının fotoğrafını çekmedim.
Hayatı boyunca kızı ile asla otostop yapmayacak insanların fotoğrafını çektim. Hayatı boyunca kızının yanına hiçbir zaman müziği duyup dans ederek gelmeyecek erkeklerin ve hayatı boyunca hiçbir zaman daktilo sesi ile güne uyanmayacak kadınların…
Ben bunu nasıl yaptım Baba?!
Adı: James
Soyadı: Stelfox
Lakabı: Stel
Olayı: Pek şeker
Görevi: Bas gitarist
Çaldığı grup: Starsailor
En son ne zaman gördün?
21 Haziran 2009'da
En son nerede gördün?
Santralistanbul, Eyüp, İstanbul/Türkiye
İlk gördüğünde ne yaptın?
Çantamda fotoğraf makinemi aramaya başladım ve makineyi bulunca birkaç fotoğrafını çekip bir sigara yaktım.
Etiketler: Efes One Love, Efesonelove2009, flickr, flickr photo, istanbul, James, James Stelfox, Santralistanbul, Starsailor, Stel, Türkiye
Neymiş efendim, içi sıkılıyormuş, neymiş efendim böyle göğsüne göğsüne bir sıkıntı çöküyormuş. Evrenin işi gücü yok da sadece gelip seni boğacak...
Sen hayata ne veriyorsun ki ne almayı bekliyorsun. Kollarını açmış seni bekleyen beyaz atlı prensler, dolgun bir maaş vermek için kapına dizilen patronları ancak hayalinde görürsün.
Kırıp kıçını oturur ve kalkmazsan yerinden, ne arzuladığın hayata ne de ağzına sakız ettiğin ve aslında ne olduğunu bile tam anlamı ile bilmediğin huzura kavuşabilirsin.
Huysuz, sinirli, memnuniyetsiz olup, bir de üzerine üstlük şükretmeyen adamın ne zaman hayatta başarıya ulaştığını gördün?
Kalk, silkelen, kendine gel. Azıcık efendi, azıcık hoşgörülü, azıcık da bağışlayıcı olsan neler olacak bir bilsen...
Şişşth, sözüm sana. Bakma etrafına, aranma bunlar kime söyleniyor diye. Evet sen!
Kendine adil olduğun kadar çevrene de o derece adil olabilsen, sıyırmasan kendini, çuvaldızı kendine de batıracak kadar cesur olsan bunlar gelmeyecek başına.
Bir sen mi akıllısın yani? Peh! Aklını seveyim senin...
Sakin, sessiz bir yaz akşamında blogun kapısını araladım ve içeri girdim. Oh! Bir ferahlık, bir rahatlık anlatamam.
İnsanın kendi evi gibisi yok. Buranın tadı bir başka.
Blogu bırakıp bırakmama arasında kararsızım. Daha doğrusu yayından tümüyle kaldırıp kaldırmama arasında kaldım.
Durması bir işe yarıyor mu? Aslına bakarsanız uzun zamandır hiç yazı yazılmamış bir blogda kar-zarar mantığı aramanın hiç alemi yok. Duruyor işte. Kalıp gitmesinin ne bana ne bir başkasına artı-eksi etkisi yok.
Düzenli, tertipli insanlar farklı bloglara farklı içerikler ekler, ilgisiz içeriklerin aynı yerde karmaşa içinde kaybolmasındansa başka siteler üzerinde değerlenmesini sağlar.
Eğer kategorilere bölünebilecek fonksiyonel bir tasarım seçmiş olsaydım vaktinde belki bu mümkün olurdu; yani tek bir yerde her telden çalmak. Ancak her zamanki gibi geleceği hesap etmeden hareket ettim.
Tasarım değiştirilemez, evrilemez mi? Yapılır. Takla bile attırılır ancak öncesinde girdiğim yazılara bakıyorum da, buradan ne köy olur, ne de kasaba.
Şu dağınık halleri bile sonradan oluşturulmuş düzenden daha efendi duracaktır, eminim.
Hem onca yıldır öğrenemedim mi, gerektiğinde yırtıp-silip atmasını?
Bu nedenle daha özgür yazacağımı düşündüğüm bir başka bloga geçiyorum.
Belki orada her şeye yeni başlamış olmanın hevesi ile yazma disiplini de kazanırım, kim bilir...
Nâmüsait Apokaliptik Yayla'nın içeriği ile, yazma kafası ile, şu an görmediğiniz silinen bazı yazıları ile, adı ile, anlamı ile içimdeki değerinde eksilme yok.
Sadece şimdiki kafamla, vaktinde içinde özgürce koştuğum, taklalar attığım, küfürler ettiğim, teşekkürler aldığım yaylanın tadını kaçırmak istemediğimden bırakıyorum.
Elbette bundan sonraki hiçbir yerde buradaki kadar içten, fütursuz; buradaki kadar "ben" olmayacağım. Söz, yayladaki yaylada kalacak.
Eğer hala bir okuyucusu varsa buranın, tut-çek'i bozana kadar tıklayabilir; site sahibinden sonsuz izin!
Hoşçakalın.
Etiketler: yazmak
normalde pek böyle şipşaklar üzerine konu girmem ama geçen pazar bunu görünce dayanamadım çektim. daha doğrusu zaten sıcak dayanılmayacak bir hal aldığından bu durum ile ilgili ne olursa olsun bir şeyler söylemek gerekiyordu.
gördüğünüz gibi k9'larla korunduğu bahsedilen bölge (cevahir alışveriş merkezi) emin patilere emanet. tamam, o esnada k9 köpeğimizin yerinde yeller esiyor olabilir fakat köpecik işini önemsiyor hâlâ. amca oğlunu nöbetçi bırakmış yerine işte, daha ne istiyorsunuz? ayrıca bir toplumun başlıca görevi her ferdini hayata kazandırmaktır. bu açıdan o k9'u da, cevahir alışveriş merkezini de sosyal anlamda sorumluluklarını yerine getirdikleri için alkışa boğmak istiyorum. (:
Etiketler: cevahir alışveriş merkezi, güvenlik, istanbul, k9, sıcak, sosyal sorumluluk

model: bâlâ atabek, superman
fotoğraf: marsha franco
son dönemlerimin pek harika geçtiği söylenemez. malum sıkıntılar işte, herkesin başından geçen. ama sanırım dönen dünya kafamı iyice bulandırmış olsa gerek, sınırlarımı zorluyorum.
artık ne halt oluyorsa o olan yaşamı takip etmem ise olanaksız hale geldi. bir anlamda yeni nesli kıskanıyorum sanırım. doğdukları dünya zaten hali hazırda böyle olduğu için buna uyum sağlamak onların için çok da zor olmuyor. üstelik bunun normal olduğunu bile düşünüyorlar. fakat benim ve benden önceki neslin pek hoşuna gittiğini zannetmiyorum bazı şeylerin.
seksenlerin sonunda doksanların başında çocuk olmak yani doğulan dönem bile insanlar arasında bir övgü nedeni haline geldiyse başımız ilerde çok ağrıyacak sanırım. üstelik bu bahsi geçen dönem '68 neslinin yaşadıkları dönemin o ihtişamlı fikirlerinin yanından bile geçemeyecek kadar kuru, cansız.
evet, artık çevremiz bir sürü oyuncak ile dolu ve evet, web en büyük oyuncağımız. hem artık web2.0 ile oyunlarımız çok daha neşeli. reklam dünyası ise kendini şaşırmış durumda. çocukluğumuza mı döneceğiz, yaşlılığımızla mı övüneceğiz belli değil.
bir tarafta kırışıklıklarımızdan utanmamamızı söyleyen, çizgileriniz sizin diyenler, bir tarafta ise görünüm önemlidir, yaşlı cildinizden kurtulun, çizgileriniz belirgin ölçüde azalsın diyenler. ve diğer tarafta, yani izleyici koltuğunda bir sürü şey alıp bir sürü şey olacağını zanneden biz zavallılar.
satın aldıklarımızla kendimizi bir yerlere koyacağımızı düşünüyoruz. şartlarımızı zorluyor ve elde etmeye çalışıyoruz.
bu noktada yıllar önce sumru hocanın (sumru dinçel) zorla okuttuğu, erich fromm'a ait "sahip olmak ya da olmak" (To Have or To Be?) adlı kitabını daha iyi anlamaya başlıyorum sanırım. ya da artık büyümüyor, bildiğin yaşlanıyorum... (:
bu yüzden üzgünüm, bırakın bir başkasını, sadece kendimi kurtarmaya bile yetmiyor gücüm...
hayır, süpermen değilim!
herkes kadar yırtma peşinde, herkes kadar keyfine düşkün, herkes kadar çalışkan ve herkes kadar tembelim işte ben de.
hayatım boyunca kimsenden farkım olmadığını söyledim durdum insanlara ve insanlar "bu nasıl olur?" diye sorup duruken kendimizi gözümüzde çok büyüttüğümüzü ve önemsediğimizi; eğer biraz daha aşağıdan bakarsak aslında herşeyin normal seyri içinde gerçekleştiğini ifade ettim. sanırım eğer biraz olsun farklıysam insanlardan bunun nedeni farklı olmadığımı biliyor olmam.
yine de: hayır, süpermen değilim!
bu yüzden şu an içinde bulunduğum ve artık katlanılmaz hale gelen sürecin en kısa zamanda sonlanmasını diliyorum.
ve son kez: hayır, süpermen değilim!
anca kendimi kurtarmaya yetecek kadar mermim kaldı.
Etiketler: erich fromm, sahip olmak ya da olmak, sumru dinçel, superman
bâlâ... hani yıllar yıllar önce oğlum için büyük umutlar besliyorum dediğim ve kesinlikle beni haksız çıkarmayacağını düşündüğüm...
eğer bi' aksilik çıkmazsa minik, küçük yaşantımızın yeni misafiri olacak... üstelik bu misafir yanında woopie diye dünyalar tatlısı bir şey de getirecek. tabi bundan henüz sevgili ana kraliçenin haberi yok. ki, şahsi kanaatim şimdilik haberi olmamasından yana. zira zaten woopie eve ilk patisini atar atmaz onu görmeden önce verebileceği tepkileri bir anda silip süpürecektir.
bu açıdan her ne kadar gidişine üzülsem de -ki sadece 5 aylığına olacak bi gidiş- marsha'nın gidişi sayesinde yeni ve pek sevimli bir ev arkadaşım olacak... üstelik çin yemekleri yapmasını da biliyor ve harika yıldızlı buz kapları var... (yıldız şeklindeki buz kaplarını çantasına koymadan gelirse korkarım kendisini eve alamayacağım. bir tür boykot efendim. buradan duysun sesimi...)
model: bâlâ atabek
fotoğraf: marsha franco
Etiketler: bala atabek, ev arkadaşı, marsha franco, woopie
diyecek nasıl sözün yok
nasıl kaldın
nasıl durdun öyle
nasıl çaresiz
gitmedi ayakların
bitecek gibiydi
dinmedi yağmur
zannettik daha güzeli…
izi kaldı kaldırımda
uzun uzun bastık aynı yere
yokladık toprağı
kuru, cansızdı
iki çift ayak
başka yönlerde
bağcıkları açık
her an düşmeye hazır
yüzleri birbirine hiç dönmedi
Etiketler: bağcık, iki çift ayak
gitmek:
özlenecek her şey gittiğinde,
özlenecek hiçbir şey olmadığında,
özlenenler hep oradaysa gidersin.
ne alacağın, ne de vereceğin...
bir kaç özel eşya ve bir miktar sırdır yanındaki.
gerisi burada kalsın.
kalmak ise:
savaşmaktır.
gitmekten daha zor olduğu için daha az şey yazılır hakkında.
daha az bahsi geçer. gidemeyenin hapsi diye bilinir.
kalan kalakaldığından kaldı zannedilir.
kalan aklı kaldığı için gidemedi zannedilir.
oysa giden kalamadığından,
kalacak yer gösterilmediğinden gider.
gitmek istediğinden değil.
ilk el: kalmak, gitmek/@don isidro parodi
tanımak değildir tanışmak. kimi zaman onlarca kez tanışır ama tanımazsın.
kimi zaman tanıdığını zannedersin ama aslında her yeni günde başka bir yanı ile tanışırsın ve bir gün aslında onu hiç tanımamış olmayı dilersin. ,
tanımak değildir tanışmak. bir "tanıştığıma memnun oldum" kadar basit değildir.
memnun olmak için tanımak, tanımak için zaman, o zaman için de sabır gerekir.
bu yüzden tanımak değildir tanışmak.
"merhaba, ben ucu bucağı olmayan güvensizliklerine ket vurmak için çabalayan, bunu beceremeyip kendine yenilen donna" demez donna, don ile tanışırken. don da söylemez sevdiklerini bile binlerce kez yaralayabildiğini.
önce tanışırlar, sonra oklarını doğrulturlar birbirlerinin göğüslerine
ve tanırlar birbirlerini.
kim daha iyi yaralanırsa o daha iyi tanır ayakta kalanı.
ilk el: tanismak/@don isidro parodi
Etiketler: tanışmak
bir önceki yazma üzerine yazdığım yazımda bahsettiğim üzere tükenmek ana temalı bi depresyona ha girdim, ha giriyorum zannederken ani bir manevra ile tekrar yazmaya döndüm.
yazma üzerine ve hatta yazamama üzerine yazarken daha derin bir iç sıkıntısı içine giriyordum ki kelimeler tiksindi benden bu dönemde.
bilakis susmak lazımmış bu dönemde. secret hadisesi değil asla. kendine söyledikçe daha fazla giriyorsun meselenin içine ve söyledikçe kabulleniyorsun. bu yüzden tekrar etmemek ve hatta anımsatmamak lazımmış.
bir şey söylendikçe daha gerçek oluyormuş beyinde.
bu açıdan rutin hayatına devam edip hiç yokmuş gibi hareket etmek en güzeliymiş.
şimdi hiç öyle bir dönem yaşamamış gibi devam ediyorum.
bitleniyor... rahatlıyorum.
bu yüzden sadece beyninizi değil, parmaklarınızı çalıştırın. çok düşününce çok eliyor, çok vazgeçiyorsunuz.
bir süre özgür bırakın. elenecek miktarda mal olsun elinizde. sonra silmesi bedava
Etiketler: Rachel Salomon, yazı, yazmak
kafa bin bit hızında.
bit dolu bi dünya kafa...
akşam oldu.
hepsi bilgisayar başında.
yeni bitler koşturuyor holde.
bulaşık makinesinde köpüklü bitler.
çamaşır makinesinde dönen bitler...
bin bitin bininin de birbirine biti değmiyor.
deneme sürüşü için binip gidiyor bitler.
çok yakında hepsi birden dönüp bin kere tıklanacak bitler.
bir bit bin kepeğe bedel.
bir bit bin köpek eder.
çok yakında bir sürü yeni bit yürüyecek sokakta. yanınızda oturacak. kahve ısmarlayacak.
bilet sırasında size yer verecek. otobüste elinizdekileri kucağına alacak.
çok yakında bir sürü yeni bit türeyecek.
ve ilk defa
bu kadar bit
sizi rahatsız etmeyecek
çok yakında bir sürü bit
sizi bir yerlere çağıracak.
ve şimdi siz
şimdilik
benim
kafayı yemiş bir bit olduğumu düşünüyorsanız
bit kere yanıldığınızı görecek
bit kere tövbe edeceksiniz.
evet... yazmakla ilgili yazmayalı da oldukça zaman geçti ama biz bu esnada halaylar eşliğinde devam ettik hayatımıza. bir miktar kemiğim vardı yanımda ve onlardan beslendim bir süre, yokluğunuzda.
sakladım, eşeledim, çıkardım, kemirdim ve sonra yeniden sakladım. boşta kaldığım zamanlarda bolca zıpladım, klavyeyi dövdüm ve çığlık attım. arada bir pasta mumu üfledim, dilek tuttum, hediye paketi açtım. şık masalarda leydi zerafetini takıp koluma küfürler savurdum. mum söndü. eve döndüm, uyudum.
internet ile olan bağımı bir miktar gevşetip, ipimi saldım şehre. sigara ile aramdaki samimiyete zeval gelmesin diye şarabın ve rakının hakkını verdim, artanıyla mariyaççi alıp diktim kafaya.
bir süre "hakkında" kısmına hiçbir şey yazmadım. sertifikayı onaylayıp "kabul ediyorum ulan, neyim var neyim yok bilin, herkes ilen paylaşın" demedim. limitli profillerden geçtim buselik makamında.
aşk için söylenen herşeye kanıp, pervane misali ateşe yandım. kendime küçük defterler aldım, sayfalarına mürekkep bandım.
tamamen kifayetsizliğimden ve müzikten anlamayışımdan sebep kemal doğulu diye bir adamın remix albümünü indirip dinledim. hande yener ile düetlerine hayran kaldım.
ve evet, hiçbir zaman gerçek bir romantik olamadım.
en sonunda pink panther strikes again diyerek top savurdum. strike'lar yapıp zıpladım. fotoğraf çektim. onu, bunu, şunu...
az photoshop ile dünyaları yamulttum, kendime benzettim. rakı içtim. o gece bir çok kadeh rakı içtim. ayakta, peynirsiz, yoğurtsuz, susuz ve masasız. ama müzik vardı, o vardı, bu vardı, şu vardı. şerefe dendiğinde şıngır mıngır edecek dost kadehler vardı yanında.
ince ince demlenip, tam tam dansları yaptık içimizdeki disco ball aşkıyla. atelye diye bir yerde pink panther strikes again dedikten sonra after party diye bir şeye yeltendik ve çok zevkli bir organizasyon yaptık. sallandık...
"kalbimi yerinden çıkarabilirsiniz. yine de bekliyorum."
Etiketler: 1 yerde, bowling, hande yener, kemal doğulu, party, pink panther strikes again, rakı, şarap
aslında aradan o kadar zaman geçti ki, buraya ne üzerine yazmam gerektiğini bile bilmiyorum. sadece artık bir yerden başlayıp devamını getirmem gerektiği kanaatindeyim. şunu anladım ki, weblog olayından bir kere uzaklaşınca tekrar geri dönüp kaldığın yerden dağınıklığı toplamak zor oluyormuş.
bu dağınıklığın en büyük sebebi de aradan geçen zaman zarfında yaşanan şeylerin güncelliğini tümüyle yitirmiş olması. misal, ramazan ayı süresince yazacak o kadar çok şey oldu ki, hangi birini yazacağımı bilemediğimden ve üzerine üstlük zamanım olmadığından tek kelime geçemedim buraya. sonra bayram geldi çattı, yine boşluk.
ramazan bayramının ardından hummalı şekilde girilen yoğunluk ise işlerin iyice sarpa sarmasına neden oldu. peki şimdi elimde yazacak ne kaldı? hiç. elbet söylenecek çok şey var ama önce yeni gönderi düzenleme sayfasında yazmaya alışmam gerek. word dökümanlarından kopup, vuruş sayısı hesaplamadan özgürce yazmak yani.
bilmiyorum buna ne kadar zaman içinde alışırım ama eğer beceremezsem söyleyin, keseyim burada ilişkimi blog ile. zira artık her kime yazıyorsam tatmin edememeye başladığımı hissettim. oysa çok yakın bir zamanda daha önce yazdıklarını takip ettiğim birinden gerçekten gururumu okşayan pek güzel bir mail almıştım.
eğer ki gazla, benzinle çalışıyor olsaydım sanırım o maili alır almaz döşenmeye başlardım burada bir çok zırva. fakat derdimin beğenilmek de olmadığını anladım o mailden sonra maile cevap verip, internet görüntüleyicimi kapatıp word dosyalarına gömülünce.
derdim ne bilmiyorum gerçekten. güzel yorumlar geliyor yazma eylemime karşılık. fakat eğer o da tatmin etmiyorsa beni ne tatmin edecek? bir oyuncu, müzisyen alkışlarla, bir yazar okuyucularıyla mutlu olur... diye bilirdim.
tatminsizlik! evet, günümüzün hastalığı.
uzaklaşıyorum gitgide yazmaktan... bu yüzden korkuyorum. korktuğum için de yazmaktan kaçıyorum. bir gün artık yazamamaktan, artık yazacak bir şeyim olmamasından, söyleyecek sözümün kalmamasından korkuyorum.
Etiketler: blog kazanı, Rachel Salomon, tatminsizlik, yazmak
kötü sözler söylemekten kaçınarak diyebilirim ki; ayşe arman, ebru drew ve benzeri köşe yazarları aslında kimi gazetelerin arka kapak güzeli eksikliğini gideriyor. ha, kapakta da yaz-kış bikinili bir güzel var derseniz, yetmiyor demek ki derim.
çoğu zaman anlatım dili olarak da bize yeni ufuklar açmayan, yazarlık adına da bir işaret göstermeyen bu yazılar tahmin edildiğinden daha fazla okunuyor. özel hayata gösterdiğimiz ilgi buradan rahatlıkla anlaşılabilir. nitekim daha düne kadar adını duymadığımız bir kadının özel hayatı hakkında belki yan komşumuzdan daha çok bilgi sahibi oldukça, gelişmeleri de aynı oranda merak etmeye başlar ve takip etmeye devam ederiz.
(2007 Pirelli Calender)
"modern toplum" diyerek mahrem ve özel bırakmayan yayıncılık anlayışı magazin haberciliğini nasıl ki zirveye taşıdıysa bu tür köşecilik anlayışının da aynı şekilde zırtını sıvazlamakta olduğundan onları takip etme sıkıntısı yaşamıyoruz çünkü artık onlar her yerde.
lakin ilginç olan ve aklıma takılan şu ki,bu kızlarımız neredeyse takvim yöntemi ile aile planlamasını yapabileceğimiz oranda özel hayatının ayrıntılarını verirken bir başka "erkek" köşe yazarının yazısında sevgilisiyle girdiği halvete dair en ufak bir emare görülürse neler olabileceği.
nitekim, modenlik çatısı altında bir gazete köşesinde erkeği hatta erkeklerinden bahseden bir kadın olabiliyorsa bu toplumda, aynı şekilde modern yaşam biçimini çok daha önceden yaşama hakkını ataerkil düzenden dolayı alan erkeğin (örn: erkek "çapkın", kadın "yollu") kadın ya da kadınlarından bahsetmesi neden ayıp sayılsın? öyle değil mi efendim?
şimdi ben erkek olsam ve gece & şehir başlıklı köşemde kadınımı kastederek:
"akşam ortaköy lucca'ya gitmek üzere sözleştik yeni kadınımla. yine en sevdiğim dekolte tiril tiril elbisesini giyinmiş gelmiş.
pürüzsüz bakacakları kumaşın altından bile ben burdayım derken, nefes alıp verdikçe inip kalkan göğüsleriyle gözlerimi de yuvalarından fırlatıyor gibi ama söz verdiğim üzere yazımı yazmak için zoraki de olsa bu mekanda bir kaç saat bulunmamız lazım. malum, iş herşeyden önce gelir. lakin resmen elim işte, gözüm oynaşta.
hatun önümde kıvrıla kıvrıla dansettikçe ter basıyor beni ve bir fırsatını bulup aşk yuvamıza dönüp onu sabaha kadar kucaklamak istiyorum fakat o da ne? yaz tatili sebebiyle ülkesine dönen; bu kısa sürede istanbul'un altını üstüne getiren sosyetenin ünlü simalarından ve iş dünyasında hatrı sayılır kişilerden birinin kızı olan x de mekanı şerelendirmez mi? (bkz: x e değer vermek)
ne yazık ki kız arkadaşımın dayanılmaz işvesi dahi bu anları kaçırmama engel değil çünkü x'in kolunda en az kendisi kadar ünlü ve üstüne üstlük evli olan bir adam var..."
yazıda kullanılan görsel: 2007 Pirelli Calender
yazıyı yazarken dinlediğim müzik: Beborn Beton - Tales from Another World
Etiketler: aile planlaması, arka kapak güzeli, gazete, köşe yazarı, magazin, takvim yöntemi
geçen günlerden birinde not defterimi karıştırıyordum. sayfalardan birine istanbul'un yeditepesini sırayla not düşmüşüm. hoşuma gitti. nitekim istanbulluyum diyenin dahi sırasıyla sayamadığı tepeleri güzel güzel yazmışım oraya nedense. yine geçenlerde bi arkadaşımla neden bilmem bu konuyu yani yeditepeyi konuşurken ninesinden duyduğu bir rivayeti anlattı bana.
haliç / gravür
rivayete göre bizans zamanında imparator şehrin belli bölgelerine etler astırmış ve asılan bu etlerin en son koktuğu yani en son bozulduğu yerler de istanbul'un yedi tepesi olarak ilan edilmiş.
aslında düşünülürse çok da mantıklı. neden derseniz; bu mantıktan yola çıkarsak: bu tepeler fiziksel hava şartları düşünülürse en yüksek olmasa da diğer tepelere nazaran daha rüzgarlı tepelerdir, zira açık havada duran etlerin bozulmaması için biraz soğuk hava dalgası hoş olur. bereketli tepelermiş, vesselam...
ha tabi madem bu kadar konuştuk, tepelerin hangileri olduğunu da yazsak hiç fena olmaz.
(biz vaktinde sunay akın'la istanbul hakkında sohbetler ederken (derslerde) onunla bu tepeler hakkında oldukça anı/anektod biriktirmiştik lakin şu an için notlarıma ulaşamadığımdan elimizdeki bilgilerle yani murat belge'nin national geographic türkiye için yaptığı liste ile yetineceksiniz) (:
1 (akropol/ topkapı sarayının bulunduğu bölge)
yedi tepe’nin ilki, sarayburnu'ndan içeri doğru yükselen ayasofya'nın, sultanahmet camisi'nin ve topkapı sarayı'nın bulunduğu yükselti. burada ayasofya ile sultanahmet camii’ni görürüz. 17. yüzyıl başında sedefkâr mehmet ağa’nın yaptığı sultanahmet camii` dünyadaki tek altı minareli cami özelliğini taşıyor.
2 (çemberlitaş)
ikincisi nuruosmaniye külliyesi'nin bulunduğu, çemberlitaş'ın yer aldığı yükseltide yer alan bizans'tan kalan konstantin sütunu, bugün de kent silüetinde kendini belli eden bir biçim olarak karşımıza çıkıyor. ama daha belirgin olarak nuruosmaniye camii’ni görüyoruz. i. mahmut zamanında başlayıp iii. osman zamanında biten cami osmanlı barok tarzını yansıtır ve sinan ustanın eseridir.
3 (kapalı çarşının bulunduğu yer)
ücüncüsü istanbul camilerinin en görkemlisi süleymaniye, istanbul üniversitesi merkez binası olan eski harbiye nezareti'nin bulunduğu yeri de içine alan üçüncü tepede yer alıyor (beyazıt kulesi ve camisiyle yan yana). mimar sinan’ın bu kentteki en anıtsal eseri dört minaresiyle görkemli bir manzara çiziyor ve kanuni sultan süleyman’ın yüceliğini dünyaya ilan ediyor.
4 (süleymaniye'nin bulunduğu yer)
dördüncüsü, unkapanı-yenikapı hattında bir vadi geçer ve kenti adeta ikiye böler. güneyde lykos deresi vadisine ve aksaray'a doğru inen, kuzeyde dik yamaçlarla haliç sahiline kavuşan yerde yer alan dördüncü tepeyle üçüncü tepeyi valens kemeri (bozdoğan) birbirine bağlıyor. dördüncü tepenin üstünde bizans döneminde havariyun kilisesi varken, osmanlı döneminde onun yerini fatih mehmed'in camisi almıştır.
5 (fatih/ çarşamba)
beşinci tepe haliç’in hemen kıyısından dik bir yokuşla yükselir. fener'in üstündeki, çarşamba’ya geliriz. yavuz sultan selim’in camisi bu tepenin üzerinde yapılmıştır. oğlu süleyman’ın saltanat döneminde tamamlanan caminin mimarı kesin olarak bilinmez; ama tarzı, fetih öncesinin osmanlı camilerini andırır.
6 (edirnekapı/ caminin yanı)
altıncısı, kentin en yüksek tepesi edirnekapı’nın bulunduğu yerdedir. bu noktada, mimar sinan’ın kanuni’nin kızı mihrimah sultan için yaptığı mihrimah camii’ni görüyoruz. dört duvardaki dört büyük kemer kubbeyi destekler. bu planda çok sayıda pencere açmak mümkün olmuştur ve bu nedenle burası istanbul’un en aydınlık camisi ünvanını taşır.
7 (samatya)
tepelerin altısı haliç’e yakın sıralanırken, yedinci marmara'ya daha yakındır. aksaray semtinden surlara ve marmara sahiline kadar giden bölgede yer alan yedinci tepenin bir tepeden çok bir sırt olduğu da söylenebilir. sırtın en yüksek noktasında, sadrazam cerrah mehmed paşa’nın yaptırdığı cerrahpaşa camii görülür. erken 17. yüzyıl eseri olan caminin mimarı sinan’ın kalfalarından davud ağa’dır.
yazıyı yazarken dinlediğim parça: biraz alakasız oldu ama dj jeff bennet'in 2005 yılının temmuz ayında yaptığı bir mix'i dinledim. istediğim türde görsel bulmak falan derken 1 saat'lik mix'in de çoğu gitti azı kaldı. vallahi herşey sizler için...
yeditepe inceleme: national geographic türkiye/murat belge
görsel: yazıda yer alan gravürlerin (haliç ve sultanahmet) kaynağı: www.megarevma.net/
http://www.biadamvardi.com/ domaininde tipmatik hizmetinin verildiği aria kampanyalarında kullanılan karakterlere benzeyen karakterlerin olduğu fakat tekrar baktığımda turkcell-im parçalarının söylendiğini farkettiğim site. açıkçası emin değilim, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktıydı?
sitede tipmatik vasıtasıyla kendine gözünü, kaşını, saçını, ayakkabılarını ve hatta yüz ifadeni dahi seçebildiğin, çeşitli aksesuarlar ekleyebildiğin tipler yaratıyorsun ve bunu ister avatar olarak kullanıyorsun, istersen arkadaşlarına gönderiyorsun. yakında mms gönderebilme imkanı da olacakmış, ne şans!
kendime yaptığım tip de bu. dikkat ederseniz o arka plan sadece plaj değil... sordum öğrendim, gerçekten de düşündüğüm gibi lost dizisinin plajıymış.
siteyi yapan arkadaşlar lost'taki sayıların gizemini araştırmak üzere adaya gidip zemin araştırmaları yaparlarken claire'le çektikdikleri fotoğraflardan birini de turkcell-im'in cep internet için açtıkları bu tipmatik sitesi için ayırmışlar. hayır, yanarım yanarım, kate ve sawyer ile bir fotoğraf çektirmediklerine yanarım. ayrıca hani dharma girişimi, hani kara bulut? cık cık cık...
yine de belirtmek isterim.. hazır southpark karakterlerinden sıkılmışken ilaç gibi gelecek bu site *
Etiketler: bildiri, tipmatik, turkcell-im